+ 90 212 706 94 79

Yargıtay Kararları

Beylikdüzü Boşanma Avukatı, yargıtay kararları

Boşanma – Sigortalı Olarak Asgari Ücretle Çalışma Yoksulluk Nafakası Takdirine Engel Oluşturmaz.

image29

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 07.07.2010 Esas: 2010 / 2-371 Karar: 2010 / 364

Boşanma – Sigortalı Olarak Asgari Ücretle Çalışma Yoksulluk Nafakası Takdirine Engel Oluşturmaz.

Özet:

Dava; boşanma, maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemlerine ilişkindir. Nafaka talep eden kadının asgari ücretle çalışıyor olması tek başına yoksulluk nafakası bağlanmasına engel oluşturmaz. Yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi zorunlu giderlerini karşılamayacak düzeyde olan kişilerin yoksul kabul edilmesi gerekir. Aldığı ücret kendisini yoksulluktan kurtarmayacak ve insanca yaşayıp geçinme olanağı sağlayamayacak düzeyde olan eş, diğer yasal koşulların bulunması halinde yoksulluk nafakası talep edebilir. Açıklanan nedenlerle, davacı kadın lehine yoksulluk nafakasına karar verilmesi usul ve yasaya uygundur.

Taraflar arasındaki “Boşanma, tazminat ve yoksulluk nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 1. Aile Mahkemesi’nce asıl davanın reddine; karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen 08.11.2007 gün ve 427-1145 sayılı kararın incelenmesi davacı-karşı davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 17.03.2009 gün ve 2286-4813 sayılı ilamı ile;

(“…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-karşı davalı kocanın aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Toplanan delillerden davalı-karşı davacı kadının sigortalı olarak çalıştığı, yeterli ve sürekli gelirinin olduğu anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi koşulları oluşmadığı nazara alınmadan kadına yoksulluk nafakası takdiri doğru değildir.”) gerekçesiyle temyize konu hükmün yukarıda 2. bentte açıklanan nedenlerle bozulmasına, hükmün temyize konu diğer bölümlerinin yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle onanmasına karar verilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı-karşı davalı vekili.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir.

Mahkemece, taraflar arasındaki aile birliğinin davacı erkeğin, davalı kadına şiddet uygulaması ve hakaret etmesi nedeni ile davacının ağır kusuru sonucunda temelinden sarsıldığı, davalı kadına kusur izafe edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesi ile; davacı kocanın davasının reddi ile davalı kadının karşı davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, davacı kadın lehine maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir.

Özel dairece, yukarda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmakla yoksulluk nafakası dışındaki hususlar kesinleşmiş; mahkemece, bozmaya konu yoksulluk nafakası yönünden önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davacı-karşı davalı getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; nafaka isteklisi kadının asgari ücretle sigortalı olarak çalışıyor olmasının tek başına yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilip edilemeyeceği; buna göre kadın lehine yoksulluk nafakasına hükmedilip hükmedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında asgari ücretle çalışan kadının boşanmakla yoksulluğa düşüp düşmeyeceği konusunda görüş ayrılığı ortaya çıkmış ve çoğunlukça aşağıda açıklanacak nedenlerle asgari ücret gelirinin olması nafaka takdirine etkili bir husus olarak kabul edilmemiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 175. maddesinde, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın kusuru daha ağır olmamak koşuluyla, geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebileceği, nafaka yükümlüsünün kusurunun aranmayacağı açıklanmıştır.

Maddede geçen yoksulluğa düşecek tabirinden ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07.10.1988 gün ve 1998/2-656-688; 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95; 16.05.2007 gün ve 2007/2-275-275; 11.03.2009 gün, 2009/2-73-118 sayılı ilamlarında; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.

Önemle belirtilmelidir ki, asgari ücretle çalışılıyor olması, yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu değildir. Aldığı ücret kendisini yoksulluktan kurtarmayacak ve insanca yaşayıp geçinme olanağı sağlayamayacak düzeyde olan eş de, diğer koşulları varsa yoksulluk nafakası isteyebilir.

O halde, yerel mahkemenin karşı davacı kadın lehine yoksulluk nafakası hükmedilmesi gerektiğine ilişkin direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, mahkemece hükmedilen yoksulluk nafakası miktarına yönelik diğer temyiz itirazları özel dairece incelenmemiştir. Dosyadaki tüm deliller incelenerek bu konuda bir karar verilmek üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, yoksulluk nafakası hükmedilmesi gerektiğine ilişkin direnme uygun olup, nafaka miktarına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. HUKUK DAİRESİ’NE gönderilmesine, 07.07.2010 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

image29

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma Davaları da Davanın Açıldığı Tarihteki Hukuki ve Maddi Olgulara Göre Karara Bağlanması

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 16.06.2010 Esas: 2010 / 2-227 Karar: 2010 / 324

Boşanma Davaları da Davanın Açıldığı Tarihteki Hukuki ve Maddi Olgulara Göre Karara Bağlanması Gerektiğinden Dava Tarihinden Sonraki Bir Maddi Olgu Hükme Esas Alınamaz.

Özet:

Dava, karşılıklı boşanma taleplerine ilişkindir. Boşanma davaları, Türk Medeni Kanunu’nda sayılan istisnalar dışında, genel yargılama usulüne tabidir. Her dava ve bu bağlamda boşanma davaları açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılmalıdır. Eşlerin birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğünü ihlal olgusu, ancak boşanma davasından önce gerçekleşmesi ve buna davada dayanılması halinde hükme esas teşkil edebilir. Dava tarihinden sonra sadakat yükümlülüğünün ihlali halinde, yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca bu yeni olgunun yeni bir davanın konusunu teşkil edeceği aşikardır. Açıklanan nedenlerle, yerel mahkemenin, her davanın açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılması gerektiği ilkesini benimseyerek yazılı şekilde karar vermesi usul ve yasaya uygundur.

Taraflar arasındaki “Boşanma, maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 2. Aile Mahkemesi’nce asıl davanın kabulü ile karşı davanın reddine dair verilen 23.12.2008 gün ve 2008/224 E. – 2008/964 K. sayılı kararın incelenmesi davalı-karşılık davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 30.06.2009 gün ve 2009/6126-12880 sayılı ilamı ile;

(…İlk hüküm; davalı-karşılık davacının temyizi üzerine; Yargıtay’ca “…kocanın tanığı Yurdagül’ün, kadının bir başka erkekle yaşadığı yolundaki beyanının, diğer tanık beyanlarıyla ve delillerle birlikte tartışılarak, inandırıcı bulunup bulunmadığına ilişkin bir gerekçeye de yer verilmeden dikkate alınmamasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu..” gerekçesiyle bozulmuş, bozma sebebine göre diğer yönler incelenmemiştir. Mahkemece bozmaya uyulduğu halde, tanık Yurdagül’ün beyanının diğer delillerle birlikte tartışılıp değerlendirilmesi yerine bozmanın kapsamı dışına çıkılarak davalı-karşılık davacı tanığı Dilek’in dinlenmesi doğru değildir. Bu nedenle adı geçen tanığın beyanı hükme esas alınmamıştır.

Yapılan soruşturma ve toplanan delilerden; davalı-karşılık davacının eşine şiddet uygulamasına ve güven sarsıcı davranışlarda bulunmasına karşılık davacı-karşılık davalı kadının da, davadan sonra olsa da, güven sarsıcı davranışlar sergilediği, bu suretle Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. maddesindeki sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği anlaşılmaktadır. Kadının bu haksız tutumu karşısında davalı-karşılık davacı için boşanma davası açma hakkı doğmuştur. Gerçekleşen bu olaylara göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalı-karşılık davacı kocanın daha ziyade, kadının ise kocaya oranla daha az kusurlu bulunduğu, kadının, kocanın davasına karşı çıkmasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup, evlilik birliğinin devamında karşılık davalı kadın bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı anlaşılmaktadır. Evlilik birliği temelinden sarsılmış olup, iki taraf için de devamı beklenemez. Bu itibarla, davalı-karşılık davalı kocanın boşanma davasının da kabulü gerekirken yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı – K.davacı vekili.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.’nun 2494 Sayılı Yasa ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, karşılıklı boşanma istemlerine ilişkindir.

Davacı-karşılık davalı V. vekili; müvekkili ile 1994 yılında evlenen davalının alkol alışkanlığının her geçen gün artması, maddi ve manevi tüm ilgisini ilk eşi ile onunla birlikte yaşayan kız çocuğuna hasretmesinin yanı sıra müvekkiline şiddet uygulaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve tarafların 2004 yılı Ağustos ayından itibaren ayrı yaşadıklarını ileri sürerek boşanmaya karar verilmesini talep etmiş ve davalıdan maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Davalı-karşılık davacı M. vekili; evlilik birliğinin çekilmez hale gelmesinde davacının geçirdiği jinekolojik ameliyat sonucu girdiği erken menopozun ağırlaştırdığı psikolojik problemlerin etken olduğunu, küçük meseleleri büyüten davacının gereksiz harcamalar yaptığını ve en sonunda müvekkilini darp ederek evden kovduğunu savunarak, haksız ve dayanaksız boşanma davasının reddi ile karşılık boşanma davalarının kabulüne, evlilik birliği içinde edinilmiş malların paylaşımına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemenin; davalı-karşılık davacı kocanın evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda kusurlu olduğunu benimsemek suretiyle, “davacı kadın tarafından açılan boşanma davası ve fer’ilerinin kabulüne, davalı koca tarafından açılan boşanma davasının reddine” dair verdiği ilk karar; özel dairece, “davalı-karşılık davacı koca tanığı Yurdagül’ün, davacı-karşılık davalı kadının başka bir erkekle yaşadığı yönündeki beyanının diğer tanık beyanları ve delillerle birlikte tartışılarak inandırıcı bulunup bulunmadığına dair bir gerekçeye yer verilmesi gereğine” işaretle bozulmuştur.

Yerel mahkemece bozma ilamına uyularak, “tarafların 2004 yılı Ağustos ayından itibaren ayrı yaşamaya başladıkları, tanık Yurdagül’ün davacı kadının başka bir erkekle yaşadığına dair beyanının ise dava tarihinden sonraki bir olguya ilişkin bulunduğu, o nedenle anılan tanık beyanı esas alınarak kadının kusurlu olduğuna hükmedilemeyeceği, üstelik bozma ilamına kadar koca tarafından eşinin sadakatsizliğinin ileri sürülmediği” gerekçesiyle ve kocanın kusuru benimsenmek suretiyle, “kadın tarafından açılan boşanma davası ve fer’ilerinin kabulüne, koca tarafından açılan boşanma davasının reddine” karar verilmiş ve bu ikinci karar da özel dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını temyize davalı-k.davacı vekili getirmiştir.

Görüldüğü üzere; evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalı-karşılık davacı erkeğin kusurlu bulunduğu yerel mahkeme ve özel dairenin kabulündedir. Yargılama sırasında dinlenen tanık beyanıyla beliren, davacı-karşılık davalı kadının güven sarsıcı davranışta bulunduğu olgusunun, dava tarihinden sonra geliştiği konusu da çekişme dışıdır.

Uyuşmazlık; dava tarihinden sonra meydana gelen maddi ve hukuki olguların mahkemece değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak hükme esas alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü; somut olayda olduğu gibi, boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen maddi olguya ilişkin olarak delil ibraz edilip edilemeyeceği ve davadan sonra ortaya çıkan olguya dair böyle bir delilin değerlendirilmesinin gerekip gerekmediği sorularına doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.

Bu soruların cevaplanabilmesi ise, hukuk yargılamasında uygulanan genel usul hükümlerinden gidilerek, davanın açılmasının usul hukuku bakımından meydana getirdiği sonuçların irdelenmesini gerekli kılmaktadır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 179/1. maddesi uyarınca davacı, davanın dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte dava dilekçesine yazmalıdır. Bunlar, dava dilekçesindeki talep sonucunun dayanağı olan ve bu talep sonucunu haklı göstermeye yarayan vakıalardır. Davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıaların doğru olduğu yargılama sırasında ispat edilirse ve bu vakıalar davacıyı haklı gösteriyorsa, dava kabul edilerek davacı lehine hükme bağlanır.

Dava dilekçesinde ileri sürülmemiş olan vakıalar, davadan sonra kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz (H.U.M.K. m. 75).

O halde, sadece dava dilekçesinde bildirilmiş olan vakıalar davanın sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmektedir.

İşte bu nedenledir ki, her dava açıldığı tarihteki fiili ve hukuki duruma göre karara bağlanır. Bir başka ifadeyle hüküm, uyuşmazlığın başlangıcından dava açılan güne kadar gerçekleşmiş olayları kapsar.

Aksinin kabulü; davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dâhil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır.

Nitekim 28.11.1956 tarih ve 15/15 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı’nda, “her davada açıldığı tarihte tespit edilen vaziyet hükme ittihaz olunması iktiza eylemesine…” gerekçesine yer verilerek, davanın açılmasına kadar gerçekleşen hukuki ve maddi vakıalara göre sonuçlandırılması gerektiği benimsenmiştir.

Bu genel açıklamalardan sonra; uyuşmazlığın üzerinde toplandığı yön itibariyle, boşanmada yargılama usulüne dair yasal düzenlemenin ayrıca irdelenmesi gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinde “Boşanmada yargılama usulü” ayrıca düzenlenmiş; anılan maddenin ilk fıkrasında “Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na tabidir” hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının genel yargılama usulüne tabi olduğu belirtilmiştir.

Boşanma davalarında genel yargılama usulünün uygulanmayacağı istisnalar, Medeni Kanun’un 184. maddesinin birinci fıkrasında; “1. Hakim, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz.

  1. Hakim, bu olgular hakkında gerek re’sen, gerek istem üzerine taraflara yemin öneremez.
  2. Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hakimi bağlamaz.
  3. Hakim, kanıtları serbestçe takdir eder.
  4. Boşanma veya ayrılığın fer’i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz.
  5. Hakim, taraflardan birinin istemi üzerine duruşmanın gizli yapılmasına karar verebilir” şeklinde sıralanmıştır.

Görüldüğü üzere, boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması gereken özel usuller, Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, davadan sonra ortaya çıkan fiili ve hukuki olguların değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

Şu hale göre; her dava ve bu bağlamda –eldeki davada olduğu gibi– boşanma davaları, açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılmalıdır. Öyle ki, bu husus vazgeçilmez temel bir hukuk kuralıdır.

Somut olayda; yargılama sırasında bilgi ve görgüsüne başvurulan tanık Yurdagül, “davacı kadının başka bir erkekle yaşadığı” olgusunun, 18.01.2005 tarihinde açılan davadan sonra gerçekleştiğini “şu anda” sözcükleriyle ifade etmiştir. Esasen tanık beyanında, söz konusu yeni olgunun dava tarihinden sonrası kastedilerek aktarıldığı hususu, özel dairece ve yerel mahkemenin kabulünde olup, çekişme dışıdır.

Dava dilekçesinde, davanın açıldığı tarihe kadar davacı kadının güven sarsıcı davranışlar sergilediğini gösterir bir olayın varlığı da ileri sürülmemiştir. Bu itibarla, dava tarihinden sonra üstelik salt tanık beyanıyla beliren maddi bir olgunun değerlendirilmesi ve hükme esas alınması olanaklı değildir.

Bozma ilamında sözü edilen, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinin 3. fıkrası uyarınca eşlerin birbirine karşı sadakat yükümlülüğünün ihlali olgusunun, ancak boşanma davasından önce gerçekleşmesi halinde ve buna davada dayanılması durumunda hükme esas teşkil edebileceği kuşkusuzdur. Dava tarihinden sonra sadakat yükümlülüğünün ihlali halinde ise, az yukarıda açıklanan ilkeler gereği, bu yeni olgunun, yeni bir davanın konusunu teşkil edeceği, her türlü duraksamadan uzaktır.

Hal böyle olunca; yerel mahkemenin, her davanın açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılması gerektiği ilkesi benimsenerek, davadan sonra tanık beyanıyla beliren olgunun kadının kusurunun belirlenmesinde değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla hükme esas alınamayacağı yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Ne var ki; davalı-karşılık davacı vekilinin diğer temyiz itirazları özel dairece incelenmediğinden, dosya özel daireye gönderilmelidir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı uygun olup, davalı-karşılık davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, 16.06.2010 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY GEREKÇESİ

Yerel mahkeme kararını onayan HUKUK GENEL KURULU KARARI çoğunluk görüşü ile, özel daire doğrultusunda oy kullanan azınlık görüşü arasındaki uyuşmazlık; davalı-karşılık davacı kocasının eşine şiddet uyguladığı ve güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu sabit olmakla birlikte; davacı karşılık-davalı kadının, dava açılmasından sonra da olsa güven sarsıcı davranışlar sergilemesinin, davalı karşılık davacı kocaya boşanma davası açma hakkını verip vermeyeceği; buna göre davalı- karşılık davalı kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesinin gerekip gerekmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Başka bir anlatımla, boşanma davaları açıldığı tarihteki maddi olgulara göre mi çözülür? Yoksa dava devamında oluşacak yeni maddi vekalar anılan dava içerisinde karşı dava ya da o dava içerisinde dikkate alınarak mı çözülür?

Boşanma hukuku, Aile Hukuku sistematiği, Aile Hukuku da medeni hukuk sistematiği içerisinde yer alır.

Medeni usulun amacı gerçeğe ulaşmaktır. Medeni Hukuk kişilerin birbirleriyle özel yaşam ilişkilerinin, hukuki ilişkilerinin haklarının öğelerini saptar. Medeni Usul Hukuku ise maddi hukuka aykırılık halinde, hukuki himayenin nasıl sağlayacağını gösteren kurallar bütünüdür. Başka bir anlatımla Medeni Hukuk, maddi hukuk olarak hukuki himayenin haklılığının unsurlarını Medeni Usul Hukuku hukuki himayenin sağlanmasının koşullarını içerir. O halde her iki hukuk alanı bağımsızdır. Amaç ve düşünceleri ayrıdır. Buna bağlı olarak hukuki işlem ile usuli işlem kavramları farklıdır. Anayasa’nın m. 2’de belirtilen “sosyal devlet” ilkesi göz önünde tutulduğunda usul kurallarının “gerçeğe ulaşma” yolunda özellikle ekonomik açıdan ağır şartlara bağlı tutulmamasını gerektirmektedir. (Bakz. Alangoya, Yavuz/Yıldırım, M.Kamil/Deren-Yıldırım, Nevhis; Medeni Usul Hukuku Esasları, B. 4, İstanbul 2004, sh. 31).

Aile Hukuku ile ilgili hükümler düzenlenirken, ailenin menfaati yanında, toplum menfaati de göz önünde tutulur. Toplum menfaatinin korunması ise, ancak Devletin müdahalesi ile emredici kurallarla düzenlenir. (Öztan, Bilge: Aile Hukuku, B. 5, Ankara 2005, sh. 5).

Hukuk Usuli Muhakemeleri Kanunu’nun m. 185/ II, 77 hükümleri ve “usul ekonomisi” kavramları usul hukuku açısından dava devam ederken oluşan yeni olayların hükme konu olabileceğinin teknik enstrumanlarıdır.

Aynı uyuşmazlık içerisinde yeni bir vaka olarak getirilen bir olay o temel uyuşmazlık içerisinde görülebilmesi usul ekenomisi ile uyumludur. Yeni olay yeni dava düşüncesi davaları çoğalttığı gibi az yukarıda ifade edilen aile hukukunun temel prensipleri ve medeni usul esasları ile örtüşmemektedir.

Boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin davranış ve yaşam biçimlerinin sınırları sosyolojik ve Aile Hukuku açısından tartışılarak temel uyuşmazlık içerisinde çözülmesi gerekirken, usul kavramları şablonu içerisinde, davanın sonuçlandırılmasına, tarafların haklı olup olmadığı tartışmasına girmeden teknik olarak katılamıyorum.

                                                                                       Mustafa Kılıçoğlu

                                                                                        9.H.D. Başkanı

KARŞI OY

Dava ve karşılık dava, Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayalı boşanma isteklerine ilişkindir.

Mahalli mahkemece; davacı/mütekabil davalı kadının, bir başka erkekle yaşadığına ilişkin tanık beyanı dava tarihinden sonraya ait olması nedeniyle dikkate alınmamış, davalı/mütekabil davacı koca “tam kusurlu” kabul edilerek; kadının davasının kabulüne tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi gereğince boşanmalarına, davalı tarafından açılan mütekabil boşanma davasının reddine, davacı/mütekabil davalı (kadın) yararına maddi ve manevi tazminata hükmolunmasına karar verilmiş, davalı/mütekabil davacının temyizi üzerine hüküm; yüksek dairece bozulmuştur yüksek daire; “… dava tarihinden sonra da olsa, kadının Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. maddesinde yer alan sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışının dikkate alınması gerektiğini, bu davranışı nedeniyle kadının da kusurlu olduğunu, buna bağlı olarak kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerektiğini..” belirterek hükmü bozmuş, yerel mahkeme ise önceki kararında direnmiştir.

Mahalli mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık; davalı/mütekabil davacı kocanın eşine fiziki şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu sabit olmakla birlikte, davacı/karşılık davalı kadının; boşanma davasının açılmasından sonra bir başka erkekle ilişkide bulunmasının, onu kusurlu kabul etmek için dikkate alınıp alınayacağı ve buna bağlı olarak koca bakımından da evlilik birliğinin müşterek hayatı sürdürmesi kendisinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılıp sarsılmadığı ve kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında düğümlenmektedir.

Her şeyden önce şu husus belirtilmelidir.

Mücerret dava tarihindeki vaziyetin hükme esas alınması gerektiğine ilişkin tahdidi ve genel prensip şeklindeki bir hüküm, ne Türk Medeni Kanunu’nun “boşanmada yargılama usulünü” düzenleyen 184. maddesinde, ne de Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almamıştır. Bu görüşe 28.11.1956 tarihli 15/15 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde değinilmiştir. Sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı; “nafakanın artırılması ve eksiltilmesine ilişkin istemlerin kabulünde, artırma veya eksiltmeye dava tarihinden geçerli olmak üzere karar verileceğine” ilişkindir. Gerekçesinde bu görüşe yer verilmesinin doğuracağı sakıncalar görülmüş olmalı ki, bir kısım üyeler gerekçede bu görüşe yer verilmesine ve bu görüşün her dava için geçerli genel prensip olarak kabulüne o tarihte muhalefet şerhi koymuşlardır. İçtihadı Birleştirme Kararları, kural olarak konularıyla sınırlı, gerekçeleriyle aydınlatıcı ve sonuçları bakımından da bağlayıcıdır. Nafaka davalarına ilişkin bir içtihadı birleştirme kararının gerekçesine yer alan bir görüşü, istisnasız her dava için geçerli genel prensip olarak kabul etmek olanağı yoktur.

İkinci olarak; Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinin 4. bendi; boşanma davalarında hakime, kanıtları serbestçe takdir etme hakkı tanımış ve hakimin vicdani kanaatine önem vermiştir. Hakim, hükme yeterli delil varken kabule şayan bir gerekçe göstermeden o delilleri kabulden imtina edemez. Eşlerden biri tarafından Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesine dayanılarak açılmış olan boşanma davasında, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizliğin mevcut ve sabit olduğunu belirlediği takdirde hakim, boşanma kararı verir. Deliller buna yeterli değilse davayı reddeder. Mücerret dava tarihindeki vaziyetin hükme esas ittihaz olunmasına ilişkin görüşe bu davalarda sıkı biçimde bağlı kalınması, hakimin “delilleri serbestçe takdir etme” hakkını sınırlandıracağı gibi, boşanmanın sonuçları düzenlenirken de hakkaniyete ve hukuka aykırı sonuçların doğmasına yol açar. Çünkü bu ilkeye bağlı kalındığı takdirde, boşanma davasının açılmasından sonra; aleyhine boşanma davası açılmış olan eş, birliği temelinden sarsıcı nitelikte sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışı ortaya çıkmış olsa bile, bu eylem, o eşin “kusuru” olarak kabul edilmeyecek, diğer eşin kusuru nedeniyle boşanma kararı verilmiş olacak ve istekte bulunulmuş ise, “davadan sonra bir başkasıyla yaşayan tarafa” tazminat ve yoksulluk nafakası da verilmiş olacaktır. Bunun ise hukuka ve hakkaniyete uygun düştüğünü söyleme olanağı yoktur. Diğerinin kusuru nedeniyle boşanma kararı verilmiş olduğu için, davadan sonra ortaya çıkan “birliği temelinden sarsıcı nitelikteki” bu olayın, yeni bir boşanma davasına vücut vereceği de söylenemez. O nedenle, “dava tarihindeki vaziyetin hükme esas ittihaz olunması” gerektiğine ilişkin prensibin, somut olayın özelliği gözetilmeksizin istisnasız boşanma davalarında peşinen kabulünün doğru bir yaklaşım olmadığı kanısındayım. Kaldı ki, boşanma davasının açılmasından sonra da dava süresince eşlerin Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. maddesindeki sadakat yükümlülüğüne uygun davranmaları yasal ve ahlaki bir zorunluluktur. Boşanma davası açılmış olması, aleyhine dava açılmış olan eşe, dava henüz sonuca bağlanmadan bu yükümlülüğe aykırı davranma hakkı vermez. Aykırı davranış, sonucuna da katlanmayı gerektirir. Nitekim; Yüce H.G.K.; 06.12.2006 günlü 2006/2-778 sayılı ve 26.11.2008 günlü 2008/2-698 -711 sayılı kararlarında “..boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen bir kısım olayların, somut olayın özelliğine göre dava sonucunu etkileyebileceğine, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. maddesinde yer alan sadakat yükümlülüğünün de boşanma kararı verilip kesinleşinceye kadar devam edeceğine..” karar vermiş ve boşanma davasının açılmasından sonra kadının sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışını dikkate alan, bu sebeple kadını kusurlu kabul eden özel dairenin bozma kararını benimseyerek direnme kararını bozmuştur. Bu davada, Yüce Genel Kurul’un sözü edilen bu kararlarında ortaya koymuş olduğu görüşten ayrılmayı gerektiren bir olgu ve özellik bulunmamaktadır.

Açıklanan sebeplerle, direnme kararının bozulması gerektiği düşüncesiyle değerli çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne iştirak etmiyorum.

                                                                                        Mahmut Kamacı

                                                                                           2.H.D. Üyesi

image30

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma Davasının Açılmasından Sonra Gerçekleşen Sadakat Yükümlülüğüne Aykırı Davranış Kusur

 

YARGITAY 2.HUKUK DAİRESİ

Tarih: 16.02.2016 Esas: 2015 / 12070 Karar: 2016 / 2667

Boşanma Davasının Açılmasından Sonra Gerçekleşen Sadakat Yükümlülüğüne Aykırı Davranış Kusur Değerlendirmesinde Dikkate Alınamaz.

Özet:

Dava, karşılıklı boşanma talebine ilişkindir. Her dava, açıldığı tarihteki duruma göre değerlendirilmelidir. Bu nedenle, boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış kusur değerlendirilmesinde dikkate alınamaz. Davacı-karşı davalı kadının boşanma davası açıldıktan sonraki sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışları, kusur olarak yüklenemez. Ancak mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen diğer kusurlu davranışlara göre, davacı-karşı davalı kadının yine de ağır kusurlu olduğunun anlaşılmasına göre, davacı-karşı davalı kadının temyiz itirazlarının reddi gerekir.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davacı-karşı davalı kadın tarafından, erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat ve nafaka taleplerinin reddi ile velayet yönünden; davalı-karşı davacı erkek tarafından ise, kadının davasının kabulü, kusur belirlemesi ve manevi tazminat talebi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davacı-karşı davalı kadının sadakat yükümlülüğünü ihlal ederek kusurlu olduğu kabul edilmiş ise de, yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kadının bu eyleminin dava tarihinden sonra gerçekleştiği, her dava açıldığı tarihe göre değerlendirileceğinden davacı-karşı davalı kadın tarafından dava tarihinden sonra gerçekleştirilen bu eylemin davacı-karşı davalı kadına kusur olarak yüklenemeyeceği, ancak mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen diğer kusurlu davranışlara göre, davacı-karşı davalı kadının yine de ağır kusurlu olduğunun anlaşılmasına göre, davacı-karşı davalı kadının tüm, davalı-karşı davacı erkeğin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Türk Medeni Kanununun 174/2. maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davalı-davacı erkeğin ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK m. 4, TBK m. 50, 51, 52, 58) dikkate alınarak davalı-karşı davacı erkek yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz ilam harcının temyiz eden ……. yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna 136.00 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatıran ……. geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.16.02.2016

image31

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Evli Bir Kişinin Evlilik Dışı Birlikteliği Diğer Eşin Sosyal Kişilik Değerlerine Saldırı Oluşturur

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 22.03.2017 Esas: 2017 / 1334 Karar: 2017 / 545

Evli Bir Kişinin Evlilik Dışı Birlikteliği Diğer Eşin Sosyal Kişilik Değerlerine Saldırı Oluşturur; Bu Eyleme Evliliği Bilerek Katılan Kişi de Manevi Tazminatla Sorumludur.

Özet:

Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek uğradığı manevi zararın tazmini talebinde bulunmuştur. Eşler, evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadının, dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığı ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır. Davalı kadının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumlu olduğu kabul edilerek davacı eş yararına tazminata hükmedilmesi yerindedir.

Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.11.2013 gün ve 2012/178 E. 2013/448 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 07.05.2015 gün ve 2014/6538 E., 2015/5839 K. sayılı kararı ile,

“…Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek, uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.

Davalı, davacının iddialarını kabul etmediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, toplanan delillere göre davalının, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek birlikte olduğu hususu sabit görülerek davanın kısmen kabulü ile davacı eş yararına manevi tazminata hükmedilmiştir.

TMK’nun 185. maddesine göre, “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” Aynı yasanın 174. maddesine göre de, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”

Evlenmeyle eşler arasında kurulan aile birliğinin taraflara yüklediği ödevlerin ihlali veya yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülüğü yerine getirmeyen eş yönünden Türk Medeni Kanunu’ndaki sonuçları, boşanma ve boşanma sebebi olması durumunda, bu olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğraması halinde manevi tazminat talep edilebileceğidir.

BK.41 (TBK 49). maddesine göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yine BK. 49 (TBK. 58) maddesinde «Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.» Haksız fiile dayalı bir borcun doğabilmesi için, hukuka aykırı bir fiil bulunmalı, fiili işleyenin kusuru olmalı, sonuçta bir zarar doğmalı, zarar ile işlenen fiil arasında da uygun nedensellik bağı bulunması gerekir.

Somut olaya gelince, davalının ve dava dışı eşin davacıya yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir.

Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının dava dışı eşinin TMK’nun evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, yasanın 185. ve 174. maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istek halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK’daki düzenleme, dava dışı eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira dava dışı eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve yasanın kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir.

Davalının eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu yasada yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir.

Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK.nun müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Zira, söz konusu yasanın 50. maddesinde haksız fiil nedeniyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir. Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine yasa hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir.

Açıklanan nedenlerle, BK. 49 (TBK. 58) maddesine göre, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davacının manevi tazminat isteminin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”

gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin eşi Sadık  ile 2006 yılında evlendiklerini, müşterek iki çocukları olduğunu, müvekkilinin eşi Sadık’ın uzun süreden beri davalı ile ilişkisi olduğunu, bu ilişkiden rahatsızlık duyunca ve evde huzursuzluk oluşunca eşi Sadık’ın evi terk ederek davalı ile birlikte yaşamaya başladığını, bu gayrimeşru ilişkinin aile bütünlüğüne haksız bir saldırı niteliğinde olup müvekkili ve çocuklarının aile düzeninin bozulduğunu, her türlü uyarı ve ikazlara rağmen davalının, eşi ile gayrimeşru ilişkisini devam ettirdiğini ileri sürerek … için 20.000,00 TL ve her bir çocuk için 5.000,00’er TL olmak üzere toplam 30.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davacının eşi Sadık’ı kendisinin alıkoymadığını, bir yıl önce Adana’da tanıştıklarını, eşinden soğuduğunu söylediğini, iki çocuk babası olan Sadık’ın iki çocuğunu da bırakacak kadar mutsuz olduğunu, beraberliklerinden dolayı hakaretlere uğradıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacının eşi Sadık’ın rızası ile de olsa davalı ile birlikte yaşadıkları, bu durumun davacıda üzüntü ve psikolojik rahatsızlık oluşturduğu, kendisinin ve aile yaşamının bu durumda olumsuz etkilendiği, davalının davacının resmi nikâhlı eşi ile birlikte yaşaması eyleminin davacının aile bütünlüğüne haksız bir saldırı oluşturduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı … için 5.000,00 TL, her bir çocuk için 2.000,00’er TL olmak üzere toplam 9.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçelerle ve karşı oy görüşü benimsenerek direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının eşi ile duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği tarafların ve mahkemenin kabulünde olan davalının bu eyleminin, davacının ve çocuklarının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalının hukuki sorumluluğunu gerektirip gerektirmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hukukumuzda yer alan sorumluluk kaynaklarının ve buna bağlı olarak da taraflar arasındaki hukuki bağın niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır.

Dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda, “Borçların Teşekkülü” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar (md.1–40) ile haksız fiilden doğan borçlar (md. 41–60) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız (sebepsiz) iktisaba (md. 61–66) yer verilmiştir.

Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir eyleme dayanan, kanundan doğan borçlar bulunmaktadır.

Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir.

Sözleşme, tek taraflı hukuki işlemden farklı olarak, en az iki irade beyanını içerir, bu irade beyanlarının birbirine uygun ve karşılıklı olması gerekir.

Borçlar Kanunu’nda sorumluluğun diğer bir genel kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.

Kanundan doğan borçlarda da, borç kaynağını kanundan almakta ve sorumluluk buna göre belirlenmektedir.

Borçlar Kanunu’nda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil ise hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir.

Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalı; bu fiili işleyenin kusurlu olmalı; kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalı ve sonuçta doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez.

Eldeki dava, açıklanan bu sorumluluk kaynaklarından haksız eyleme dayalıdır.

Dava konusu haksız eylemin gerçekleştiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41. maddesinde “Mesuliyet Şartı” başlığı altında:

“Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur.

Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.”

Hükmü yer almakta;

Aynı kanunun “Şahsi Menfaatlerin Haleldar Olması” başlıklı 49. maddesinde ise;

“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.

Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.

Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.”

Düzenlemesine yer verilmektedir.

Yine aynı kanunun “Müteselsil Mesuliyet”e ilişkin hükümlerinden “Haksız Fiil Halinde” başlıklı 50. maddesinde de:

“Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer’an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesini tayin eyler.

Yataklık eden kimse, vaki olan kardan hisse almadıkça yahut iştirakiyle bir zarara sebebiyet vermedikçe mesul olmaz.”

Şeklinde düzenleme bulunmaktadır.

Dava tarihinden sonra yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda da haksız eylem sorumluluğu, benzer nitelikteki hükümler ile düzenlenmiştir.

Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinde;

“..evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur… Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.”

Denilmektedir.

Görüldüğü üzere, haksız eylem nedeniyle sorumluluk hallerinden birisi ahlaka aykırı bir fiil ile bilerek başka bir kimsenin zarara uğramasına neden olmaktır.

Yine, müteselsil sorumluluğa ilişkin düzenlemeler ile haksız eylemi birlikte gerçekleştirenler birbirinden ayırt edilmeksizin, zarar görene karşı müteselsilen sorumlu olurlar.

Öte yandan, evlilik birliğinde eşlerin zorunlulukları yasal düzenleme altına alınmış ve sadakat borcu da bunlar arasında sayılmıştır.

Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay irdelendiğinde:

Davacı, eşi Sadık  ile davalı arasında uzun süredir devam eden duygusal ve cinsel ilişki bulunması, eşinin evini terk ederek davalının yaşadığı Adana iline gidip onunla birlikte yaşamaya başlaması, bu gayrimeşru ilişkinin aile bütünlüğüne haksız bir saldırı niteliğinde olup aile düzeninin bozulması nedeniyle kendisi ve çocukları için manevi tazminat talep etmektedir. Davalının ise, davacının eşiyle evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği yönünde açık kabulü bulunduğu, savunma olarak da iki çocuk babası olan Sadık’ın iki çocuğunu da bırakacak kadar mutsuz olduğunu dile getirdiği görülmektedir. Sadık’ın annesi ve babası olan davacı tanıklarının beyanlarından, davacının eşinin Adana’da davalı ile birlikte yaşadığı, iki kez kendi isteği ile gelerek pişman olduğunu bir daha gitmeyeceğini söylemesine rağmen tekrar kaçıp gittiği, davacının bu olaydan dolayı çok üzüntü hissettiği, manen yıprandığı ve çevrenin psikolojik baskısına maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Dava dışı eşin açtığı boşanma davası ise, taraflarca takip edilmemiş ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Hemen belirtmekte yarar vardır ki, gerek Anayasa’da, gerek Türk Medeni Kanunu’nda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenledir ki, ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirlerine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte, yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir.

Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez.

Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir.

Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrıresmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.

Eş söyleyişle, esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır.

O halde olayda, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinde düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur.

Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir.

Şu durumda; sorumlulardan birisi olan davacının eşinin vefat etmesi, teselsül ilişkinde bulunan davalının sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez ve davalının haksız eyleminin varlığını ortadan kaldırmaz.

Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.

Nitekim aynı ilke Hukuk Genel Kurulu’nun 24.03.2010 gün ve 2010/4-129 E.-173 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Sonuç itibariyle, davalının davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşen “haksız fiil”den kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır.

Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinde yer alan “evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur… Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” biçimindeki düzenleme gereğince, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğindedir. Bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Ayrıca eşlerin bu yüzden boşanmış olup olmaları da önem taşımaz.

Bu nedenlerle somut olayda mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek davacı eş yararına tazminata hükmedilmesi yerindedir.

Ne var ki, davacının kendi adına asaleten ve yaşı küçük çocuklarına velayeten açmış olduğu davada, mahkemece “eşe karşı yapılan haksız fiilden dolayı verilecek olan tazminatın aile kurumunun ayrılmaz bir parçası olan çocukları kapsaması gerektiği, aksi düşüncenin aile kurumunun bütünlüğü ile bağdaşmayacağı, aile kurumunun dağılmasının eşlere vereceği zararın çocuklara da yansıyacağı, çocukların yaşları dikkate alındığında davalının eyleminin çocukların kişilik haklarına da haksız saldırı niteliğinde olduğu” gerekçesiyle her iki çocuk lehine de manevi tazminata hükmedilmiş ise de; 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde düzenlenen sorumluluğu genişletmek olanaksız olduğu gibi, çocukları bu kapsamda değerlendirmek söz konusu değildir. Yansıma yoluyla da manevi tazminat istenilemeyeceğinden çocuklar yönünden Özel Daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar vermek gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinde düzenlenen sadakat yükümlülüğünün eşler arasında olduğu, bu yükümlülüğün ihlalinin boşanma sebebi olup eşlerin birbirinden bu nedenle manevi tazminat talep edebileceği, davacının sadakat hakkının mutlak değil nispi bir hak olduğu ve herkese karşı ileri sürülemeyeceği, davalının davacıya karşı sadakat yükümlülüğü bulunmadığı gibi eyleminin açık ve emredici bir kanun hükmüne aykırı olmadığı, davalının doğrudan doğruya davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiili bulunmadığı, davacıya zarar verme kastı ile hareket etmiş olmadığı, ahlaka aykırılık unsurunun gerçekleşebilmesi için objektif ahlaka aykırılık olması gerektiği, olayda müstakilen ve asli olarak işlenebilen bir eylem olmadığından iştirak halinin de söz konusu olamayacağı, davalının eyleminin davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte olmadığı, bu nedenle Borçlar Kanunu hükümlerine göre tazminatla sorumlu tutulamayacağı, yasada olmayan bir sorumluluğun ihdas edilmesinin doğru olmadığı kanaatiyle direnme kararının davacı eş yönünden de bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca direnme kararı bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 22.03.2017 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI  OY

Dava; haksız eylem nedeniyle, kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı, dava dışı koca ile halen evli olduklarını, bu evliliklerinden 2 çocukları olduğunu, kocasının evi terkettiğini ve davalı kadın ile bir süreden beri birlikte yaşadıklarını, cinsel ve duygusal birlikteliklerinin olduğunu, bu nedenle aile bütünlüğünün bozulduğunu, davalının bu şekildeki tutumlarının kendisine ve çocuklarına yönelik haksız eylem oluşturduğunu iddia ederek, kendisi ve iki çocuk için manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Mahkemece, iddia olunan olaylar sabit görülerek, bu durumun davacıda üzüntü ve psikolojik rahatsızlık yarattığı, kendisine ve aile bütünlüğüne haksız bir saldırı oluşturduğu kabul edilerek, davanın kısmen kabulü ile davacı için 5.000TL, her bir çocuk için ayrı ayrı 2.000’er TL manevi tazminata hükmedilmiştir.

Hükmün davalı tarafça temyizi üzerine Özel Dairece, sadakat yükümlülüğünün dava dışı eşe ait olduğu, davalının doğrudan davacının bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir eyleminin bulunmadığı, yasada sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmediği, müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin olaya uygulanmasının mümkün olamayacağı, dava dışı kocanın eylemine iştirak halinin de sözkonusu olamayacağı ve eylemin davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturmayacağı düşünülerek, talebin tümden reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmuştur.

Mahkemece, önceki kararın gerekçesi genişletilerek ve karşı oy görüşü kısmen benimsenerek, direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını davalı temyiz etmiştir.

Somut olayda, dava dışı kocanın davalı kadın ile duygusal ve cinsel birliktelik yaşadığı ve eş aldatması olarak tanımlanan eyleminin sadakat yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu hususu tartışmasızdır.

Davaya konu eylemin tamamlandığı ve davanın açıldığı tarih itibariyle 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlüktedir.

Sadakat yükümlülüğünün tanımı yasada yapılmamakla birlikte, TMK. 185/3. maddesinde, eşlerin birbirlerine sadık kalmak zorunda oldukları düzenlenmiştir. Bu yükümlülük öncelikle eşler arasındaki cinsel sadakati kapsamakla birlikte sadece bundan ibaret değildir. Eşlerin birbirlerine dürüst davranmaları, birbirlerinden gizli işler yapmamaları, sır saklama, yalan söylememe, gerçekleri gizlememe gibi yükümlülükleri de kapsamaktadır.

Eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması durumunda, diğer eş dilerse TMK. 174/2. maddesi hükmü gereğince şartları varsa boşanma sonucunda manevi tazminat talep edebileceği gibi, BK. 49. (TBK. 58) maddesine dayanılarak, müstakil bir dava açmak suretiyle de kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiasıyla diğer eşe karşı manevi tazminat talep edebilir. Bu hususlarda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.

Ancak, somut olayda olduğu gibi, dava dışı kocanın cinsel sadakatsizlik eylemi sırasında birlikte olduğu davalı kadın yönünden haksız eylemin varlığı veya kocanın haksız eylemine katıldığı kabul edilerek tazmini sorumluluğuna gidilebilir mi?

Bunun için öncelikle sadakat yükümlülüğünün hukuki niteliğinin doğru şekilde tesbiti gerekir. Bu yükümlük TMK. 185/3. maddesinde açıkça düzenlendiği şekilde, evlilik sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülük olup, yalnızca sözleşmenin tarafları yani eşlerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri nisbi hak niteliğindedir. Evlilik sadece iki kişi arasında haklar ve yükümlülükler doğuran bir sözleşmedir. Bu nedenle davacı eş davalı 3.kişi konumundaki kadına karşı kişilik hakkının ihlal edildiği iddiasını ileri süremez.

Davacı, 818 sayılı BK’nun haksız fiil sorumluluğuna ilişkin temel düzenlemesi olan 41/1 (TBK. 49/1) ve kişilik değerlerinin zedelenmesine ilişkin 49 (TBK 58.) maddesine de dayanamaz. Çünkü; söz konusu yasa maddeleri gereğince haksız fiil sorumluluğundan söz edilebilmesi için diğer şartların yani fiil, kusur, zarar, illiyet bağı yanında ayrıca zarara sebep olan fiilin hukuka aykırı olması yani emredici bir hukuk normuna aykırı olması gerekir. Yukarıda da belirtildiği üzere, sadakat yükümlülüğü sadece eşler arasında hüküm ve sonuç doğuracağından ve sadece eşlerce ihlal edilebilecek bir nisbi hakka dayandığından, TMK.185. maddesindeki emredicilik, sadece eşler açısından hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmesini sağlamaya uygundur. Yani olayımızda, eş olmayan davalı 3. kişi yönünden fiilin hukuka aykırılık şartı gerçekleşmemiştir.

Yine, somut olayda, müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin de uygulanması mümkün değildir. Zira, BK. 50, 51 (TBK. 61) maddesinde birden fazla kişinin birlikte bir zarara yol açmaları veya aynı zarardan çeşitli sebeplerle sorumlu olmaları durumunda müteselsil sorumluluğun söz konusu olacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda sorumluluğa gidilebilmesi için, 3. kişi konumundaki davalının fiilinin de hukuka aykırı olması gerekir. Davalı kadının dava dışı koca ile birlikteliği şeklindeki davranışı davacı yönünden haksız fiil olarak nitelendirilemeyeceğinden, müteselsil sorumluluk esasına göre de sorumluluğuna gidilemez.

Yine, olayda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca, haksız fiil sorumluluğunu geniş ve yasada tanımı yapılmamış olan sadakat yükümlülüğüne iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecek, yasada yeri olmayan bir sorumluluk ihdas edilmiş olacaktır. Örneğin, kazandığı paranın tamamını kumara, içkiye veya benzeri alışkanlıklarına harcayan ve bu nedenle evin giderlerine katılmayan eşin bu sadakatsiz davranışlarına muhatap olan ve evli olduğunu bilen herkesin, bu eşin sadakatsizlik eylemine iştirak ettiği kabul edilerek, sorumlu tutulması gerekecektir. Bunun hukuken kabulü mümkün değildir.

Mahkeme kararının gerekçesinde yer almamakla birlikte; BK. 41/2 (TBK. 49/2) maddeleri gereği, fiilin emredici bir norma değil de sadece ahlaka aykırı olması durumunda, sorumluluğa gidilebilmesi için, öncelikle subjektif değil, objektif ahlaka aykırılığın söz konusu olması ve ayrıca failin zarar görene zarar verme kastıyla adeta öç alma duygusuyla hareket etmiş olması gerekir. Olayımızda, davalı davacıyı hiç tanımamakta ve böyle bir amaçla hareket ettiği iddia dahi edilmemiştir. Ayrıca, davacı kadın, sadakatsiz davranan dava dışı koca aleyhinde boşanma ya da tazminat talebiyle herhangi bir dava açmamıştır. Kocanın açtığı boşanma davası ise takipsiz bırakılmıştır. Davacının bu şekildeki tutumu hakkaniyet duygusuyla da bağdaşmamaktadır.

Belirtilen nedenlerle, Yüksek Özel Daire bozma kararının yerinde olduğunu, mahkeme kararının tümden bozulması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

image32

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Evli Biriyle Birlikte Olan Kişinin Eyleminin Diğer Eşin Kişilik Değerlerine Saldırı

 

YARGITAY 4.HUKUK DAİRESİ

Tarih: 06.03.2017 Esas: 2016 / 9551 Karar: 2017 / 1358

Evli Biriyle Birlikte Olan Kişinin Eyleminin Diğer Eşin Kişilik Değerlerine Saldırı Oluşturduğu Kabul Edilemeyeceğinden Manevi Tazminatla Sorumlu Tutulamaz.

Özet:

Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, davalının bu eylemlerinin kişilik haklarına haksız saldırı teşkil ettiğini iddia ederek manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Dava dışı eşin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, boşanma sebebi olup talep halinde manevi tazminatı gerektirir. Davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir eylemde bulunduğundan bahsedilemez. Sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin, eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirir. Açıklanan nedenlerle, davacının manevi tazminat talebinin tümden reddine karar verilmelidir.

Davacı vekili Avukat … tarafından, davalı aleyhine 12/09/2013 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 24/11/2015 günlü kararın Yargıtay’ca duruşmalı olarak incelenmesi davalı … vekili, duruşmasız olarak incelenmesi de davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 14/02/2017 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine duruşmalı temyiz eden davalı vekili Avukat … ile karşı taraftan davacı vekili Avukat … geldi. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

1- Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalının temyiz itirazlarına gelince;

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istem kısmen kabul edilmiş, karar taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, davalının eylemlerinin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek, uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.

Davalı, davacının iddialarını kabul etmediğini belirterek, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan delillere göre davalının, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek birlikte olduğu hususu sabit görülerek davanın kısmen kabulü ile davacı yararına manevi tazminata hükmedilmiştir.

TMK’nın 185. maddesine göre, “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” Aynı Kanunun 174. maddesine göre de, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”

Evlenmeyle eşler arasında kurulan aile birliğinin taraflara yüklediği ödevlerin ihlali veya yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülüğü yerine getirmeyen eş yönünden Türk Medeni Kanunu’ndaki sonuçları, boşanma ve boşanma sebebi olması durumunda, bu olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğraması halinde manevi tazminat talep edilebileceğidir.

BK’nın 41 (TBK 49) maddesine göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yine BK’nın 49. (TBK 58) maddesinde “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.” Haksız fiile dayalı bir borcun doğabilmesi için, hukuka aykırı bir fiil bulunmalı, fiili işleyenin kusuru olmalı, sonuçta bir zarar doğmalı, zarar ile işlenen fiil arasında da uygun nedensellik bağı bulunması gerekir.

Somut olaya gelince, davalının ve dava dışı eşin davacıya yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir.

Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının dava dışı eşinin TMK’nın evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, Kanunun 185. ve 174. maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istek halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK’daki düzenleme, dava dışı eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira dava dışı eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve yasanın kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir.

Davalının eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu Kanun’da yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir.

Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Zira, söz konusu Kanun’un 50. maddesinde haksız fiil nedeniyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir.

Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine Kanun hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir.

Açıklanan nedenlerle, BK’nın 49. (TBK. 58) maddesine göre, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davacının manevi tazminat isteminin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda (2) sayılı bentte gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davacının temyiz itirazlarının ise ilk bentte gösterilen nedenlerle reddine ve davalı yararına takdir olunan 1.480,00 TL duruşma avukatlık ücretinin davacıya yükletilmesine, davalıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 06.03.2017 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Dava, davalının davacının dava dışı eşi ile birlikteliğinden kaynaklanan haksız saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık evlilik dışı birlikteliğin haksız fiil olarak kabul edilip edilemeyeceği dolayısıyla davalının bu eyleminin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine karşı sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı da evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayri resmi ilişkiye girmek suretiyle, gerek yasalarca, gerek örf ve adet hukuku tarafından korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Davalının bu davranışı da açıkça haksız eylem niteliğindedir.

Eş söyleşiyle, esasen dava dışı eşin evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümü bulunmakla birlikte, onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen ilişkiye giren davalının da eşin sadakatsizlik eylemine katıldığında, her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku yoktur. Türk Borçlar Kanunu’nun 61. (Borçlar Kanunu’nun 50. md.) maddesinde düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur. (HGK. 2010/4-129 E-173 K)

Müteselsil sorumluluğun bulunduğu durumlarda davacı alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi, bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. (HGK. 12/11/2003 gün ve 2003/9-685 E, 690 K)

Mahkemece, davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek davacı eş yararına manevi tazminata karar verilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan davalı yönünden hükmedilen manevi tazminat miktarı hakkındaki görüşümüz saklı kalmak üzere Dairemizin sayın çoğunluğunun davalı hakkındaki davanın reddedilmesi gerektiğine ilişkin bozma kararına katılmıyoruz. 06/03/2017

image33

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Eşinin Bağımsız Konutta Oturma İsteğini Karşılamada Yeterli Çabayı Göstermeyen Kocanın Bu Davranışı

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 09.03.2016 Esas: 2014 / 725 Karar: 2016 / 280

Eşinin Bağımsız Konutta Oturma İsteğini Karşılamada Yeterli Çabayı Göstermeyen Kocanın Bu Davranışı Boşanma Nedenidir.

Özet:

Uyuşmazlık; boşanma istemine ilişkin davada, davalı kocanın, asgari yaşam olanaklarına sahip ayrı bir konut tesis etmesinin gerekip gerekmediği, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Eşinin bağımsız konutta oturma isteğini karşılamada yeterli çabayı göstermeyen kocanın bu davranışı boşanma nedenidir. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik olduğunun kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle, boşanmaya karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi hatalıdır. 

Taraflar arasındaki “Boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Düziçi Asliye Hukuk Mahkemesince (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) davanın reddine dair verilen 05.04.2012 gün, 2011/423 E. – 2012/157 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, YARGITAY 2. Hukuk Dairesinin 02.04.2013 gün, 2012/23051 E.-2013/9064 K. sayılı ilamı ile;

(…Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalının eşinin asgari yaşam olanaklarına sahip bir konutta oturma konusundaki isteğini karşılamada yeterli çabayı sarfetmediği anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK. md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçeyle davanın reddi doğru bulunmamıştır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir

TEMYİZ EDEN: Taraf vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:

I- Davalının temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Öncelikle davalının temyiz isteminin süresinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere, 6217 s. Kanunun 30. maddesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 432/1’inci maddesi gereğince temyiz süresi ilamın usulen taraflardan her birine tebliğ tarihinden itibaren 15 (onbeş) gündür.

Düziçi Asliye Hukuk Mahkemesine (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) ait direnme kararı, davalıya 16.01.2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup, karar 1086 sayılı HUMK’nun 432/1’inci madde hükmünde yazılı 15 günlük yasal temyiz süresi geçirildikten sonra 19.08.2014 günü temyiz edilmiştir.

Aynı Yasa’nın 432/4’üncü maddesi uyarınca, süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün ve 1989/3 E. ve 1990/4 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince Yargıtay tarafından da bu yönde karar verilebileceğinden, davalının temyiz dilekçesinin süre yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.

II- Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

Dava boşanma istemine ilişkindir.

Davacı vekili; tarafların iki ay önce evlendiklerini, çocuklarının bulunmadığını, müvekkilinin davalıyla aile arası görüşmeler sırasında tanıştığını, daha sonra kaçarak evlendiklerini, davalıyı ve ailesini tanıma fırsatı bulamadığını, evlilik sırasında davalının işinin ve ayrı evinin olmadığını öğrendiğini, birlikte yaşadıkları ve davalının babasına ait evin oturulamayacak durumda olduğunu, müvekkilinin kandırıldığını anladığını, ayrı evlerinin olması gerektiğini söylediğinde davalının müvekkilini oyaladığını, bu nedenle aralarında huzursuzluk ve anlaşmazlık çıktığını, bu nedenle müvekkilinin babasının evine döndüğünü belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı; davacıyla iki ay önce tanıştıklarını ve anlaşarak evlendiklerini, ancak davacının ailesinin kendisini işsiz, mağdur ve kızlarına bakacak durumda olmadığı konularında kötülediğini, kendisinin işi olan ve ailesini en iyi şekilde koruyabilecek meziyetlere sahip biri olduğunu, eşinden memnun olup boşanmak istemediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; tanıkların sadece düğünde tarafların kalacakları ev ile ilgili görgüye dayalı beyan verdikleri, ancak tarafların arasında geçen herhangi bir görgüye dayalı olumsuz olaylarla ilgili beyanlarının olmadığı, TMK’nın 166/1 ve 2’nci maddeleri uyarınca boşanmaya hükmedilebilmesi için evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerektiği, oysa dinlenen tanık beyanlarının 4721 Sayılı Yasanın 166/1. maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup bir kısmının ise sebebi ve saiki açıklanmayan, inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibaret beyanlar olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda belirtilen bozma ilamında açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur.

Yerel mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma istemine ilişkin eldeki davada, davalı kocanın, asgari yaşam olanaklarına sahip ayrı bir konut tesis etmesinin gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davacı kadının bağımsız konutta oturma isteğine rağmen davalı kocanın asgari yaşam olanaklarına sahip bir konutta oturma konusundaki davacının bu isteğini karşılamada yeterli çabayı sarf etmediği, eşini kendi ailesiyle birlikte oturmaya zorladığı anlaşıldığına göre, boşanmaya karar verilmesine işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi yerinde değildir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından davacı kadının davalıyla kaçarak evlendiği, davalının ve ailesinin ekonomik durumunun çok kötü olduğunu bildiği, yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle direnme kararının onanması yönünde görüş beyan etmiş iseler de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ :

1- Yukarıda (I) numaralı bentte belirtilen nedenlerle, davalı Hasan’ın direnme hükmüne yönelik temyiz dilekçesinin REDDİNE, 26.02.2016 tarihinde yapılan ilk görüşmede oybirliğiyle,

2- Yukarıda (II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 09.03.2016 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.

image34

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Katkı Nedeniyle Alacak – Bir Davada Yapılan Mahkeme İçi İkrar Başka Davada da Geçerli Olup Kesin

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 24.02.2010 Esas: 2010 / 2-96 Karar: 2010 / 106

Katkı Nedeniyle Alacak – Bir Davada Yapılan Mahkeme İçi İkrar Başka Davada da Geçerli Olup Kesin Delil Teşkil Eder.

Özet:

Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumunun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir. İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre değişir. Mahkeme dışı ikrar, taraflar veya onların vekili tarafından mahkeme önünde değil ya karşı taraf ya da başka kimseler veya merciler önünde yapılır. Mahkeme dışı ikrar, takdiri delildir. Mahkeme içi ikrar ise, taraflar veya vekilleri tarafından mahkemeye karşı yapılır. Mahkeme içi ikrar, başka davada da geçerli olup kesin delil niteliğindedir. Dosya kapsamından, taraflar arasında daha önce görülen anlaşmalı boşanma davasındaki beyanların mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme içi ikrar, eldeki davada da kesin delil niteliğinde olduğundan davacının ikrara rağmen eldeki davayı açarak tamamen aksini ileri sürmesi dürüstlük kuralı ile bağdaşmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur. 

Taraflar arasındaki “katkı alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Hatay Aile Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 27.02.2007 gün ve 2006/410 E., 2007/157 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 09.02.2009 gün ve 2007/16052 E., 2009/1885 K. sayılı ilamıyla;

(…Taraflar boşanma davasının 20.04.2006 tarihli oturumunda boşanma ve fer’ileri konusunda anlaşmışlardır.

Dava, evlilik birliği içinde alınan taşınmaza katkı nedeniyle alacak istemine ilişkin olup, bu istek boşanmanın ferilerinden değildir. Taraflarca hazırlanan protokol mahkemece onaylanmadığı gibi, boşanma davasının hüküm fıkrasında katkı payı nedeniyle alacakla ilgili bir hüküm de kurulmamıştır. Tarafların gösterdikleri delilleri toplanıp, ulaşılacak sonuç uyarınca işin esasıyla ilgili karar verilmesi gerekirken davanın yazılı gerekçe ile reddedilmesi usul ve yasaya aykırıdır…) gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, evlilik birliği içinde satın alınan taşınmaza katkı nedeniyle alacak istemine ilişkindir.

Davacı, davalı ile boşandıklarını, 330 ada 96 parsel sayılı taşınmazın 1/8 hissesini evlilik birliği içerisinde 2003 yılında kendisinin satın aldığını, ancak davalı adına tapuya kayıt ettirdiğini, boşandıktan sonra davalının hissesine düşen bedeli vermediğini belirterek, bahse konu taşınmazın tasfiyesi ile katılma rejimi doğrultusunda alacağının tespiti ve tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşanıp, aralarında düzenledikleri 17.04.2006 tarihli protokol ile mal rejiminin tasfiye edildiğini, her iki tarafın anlaşması doğrultusunda mal bölüşümü yapılarak tarafların bunun dışında birbirlerinden herhangi bir taleplerinin olmayacağını kararlaştırdıklarını, protokolün davacı yönünden bağlayıcı olduğunu, dava konusu 96 parseldeki hisseyi müvekkilinin kendi kişisel çalışmaları ve birikimi ile satın aldığını ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.

Mahkemece, taraflar arasında 01.01.2002 tarihinden geçerli olmak üzere yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu, davaya konu taşınmazın bu tarihten sonra 09.09.2003 tarihinde edinildiği, tarafların boşanmaya ilişkin dava dilekçesi ile mahkemece uygun bulunan protokolde boşanmanın mali sonuçlarını da düzenledikleri, bu şekilde taraflar arasında tasfiyeye konu bir malvarlığı değerinin bulunmadığı, bilerek ve isteyerek protokolle karşı tarafa birtakım maddi olanaklar sağlayan kişinin, boşanma işlemi gerçekleştikten sonra sağladığı olanakları geri istemesinin iyi niyet, doğruluk, dürüstlük ve sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile bağdaşmayacağı, ayrıca kendi kusuru ile mali imkanlarını zorlayan tarafın MK’nun 2. maddesinden yararlanmasının da söz konusu olamayacağı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir.

Özel dairenin yukarıda yazılı bulunan bozma kararı üzerine yerel mahkemece; önceki gerekçeler ve ayrıca, taraflar arasında düzenlenmiş protokolün mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu, mahkeme içi ikrarın kesin delil niteliğinde olup, bu davada ileri sürülebileceği gerekçesiyle direnme karan verilmiştir.

Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesine dayalı anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin tamamının açıkça ve ayrıca mahkeme hükmünde yer almaması ve yine protokolün mahkemece açıkça onaylanmamasının mal rejiminden kaynaklanan taleplerin istenmesine engel olup olmayacağı; boşanma davasında sunulan protokolün mahkeme içi ikrar niteliğinde değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, noktalarında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği, konusu ve ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında yarar vardır.

Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir (YHGK 09.11.1955 gün E. 4-79, K. 78; YHGK 25.06.1975 gün E. 4/681, K. 879).

İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dışında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.

Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında, “Dava evrakında veya hakim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır.

Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf ya da başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir (HUMK m. 236/4).

Mahkeme içi ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha (dava evrakı) ile de vakıa ikrar edilebilir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236/1. maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.

Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder (Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı Baskı, İstanbul 2001, C. 2, s. 2045).

Bu genel açıklamalardan sonra, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesine dayalı anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde boşanmanın mali sonuçlarının kararlaştırılması kavramına, mal rejiminin tasfiyesinin dahil olup olmadığı; böyle bir kararlaştırma varsa bunun sonuçlarının ne olacağının irdelenmesi gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesine dayalı olarak açılan boşanma davalarında, evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek protokolü uygun bulması şarttır. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı (TMK. md. 184/3) hükmü uygulanmaz” (TMK. md. 166/3).

Taraflar tek bir konuda anlaşamamış olsalar dahi, Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyarınca delil toplanmadan karar verilemez. Bu gibi hallerde tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde delilleri toplanıp Türk Medeni Kanununun 166. maddesinin 1, 2. ve 4. fıkralarına göre değerlendirme yapılmalıdır.

Anılan maddede, boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşma şartı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun I74. maddesinde düzenlenen boşanma nedeniyle maddi ve manevi tazminat, 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk ve 182. maddesinde düzenlenen iştirak nafakası talep haklarına ilişkindir. Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse tarafların aralarındaki akdi ilişkiyi tasfiye ettikleri kabul edilemez.

Görüldüğü üzere, mal rejiminin tasfiyesi anlaşmalı boşanma kapsamında değildir. Başka bir anlatımla, boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenleme, mal rejiminin tasfiyesine yönelik istemleri içermez.

Somut olaya gelince; davacı, eldeki davadan önce açtığı boşanma davasında, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını, davalı ile karşılıklı olarak boşanma ve boşanmanın mali sonuçları konusunda tam bir mutabakat sağladıklarını belirterek, davalı ile anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.

Davacının, dava dilekçesinin ekinde sunduğu 17.04.2006 tanzim tarihli “Protokol” başlıklı “belgenin, 4. maddesinde, tarafların, kendilerine ait eşyaları aldıkları; 5. maddesinde, birbirlerinden hak ve alacakları kalmadığı; 7. maddesinde ise, evlilik birliği içinde edinilmiş herhangi bir malları olmadığı, bu yönde de bir taleplerinin bulunmadığı belirtilmiş; 29.04.2006 tarihli oturumda da, davacı, dava dilekçesini tekrar etmiş, her iki yan da aralarındaki anlaşmaya göre boşanmaya ve mali sonuçlarına karar verilmesini istemişlerdir.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder.

Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davacının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı dava dilekçesi, “Protokol” başlıklı belge ve duruşmadaki beyanının HUMK’nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme içi ikrar niteliğinde olup; görülmekte olan davada davacı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda öngörülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.

Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.05.1992 gün ve E. 1992/14-249, K. 1992/323 ve 23.05.2007 gün ve 2007/14-289 E. 2007/291 K. sayılı kararlarında da aynı görüş benimsenmiştir.

Öte yandan, taraflar arasında düzenlenmiş boşanma protokolünün, sadece mal rejiminin tasfiyesine ilişkin 7. maddesi boşanma hükmünde ayrıca ve açıkça gösterilmemiştir. Bunun dışında kalan çocukların velayetine, çocuklarla kişisel ilişki kurulmasına, maddi ve manevi tazminata ve yargılama giderlerine ilişkin maddeleri ise açıkça ve ayrıca boşanma ilamının hüküm kısmında gösterilmiştir. Bu hal ve tarafların yargılamadaki beyanları dikkate alındığında protokolün mahkemece uygun bulunduğu; ancak, içeriği de evlilik birliği içinde edinilmiş herhangi bir mal olmadığı, bu nedenle taleplerinin bulunmadığı şeklinde olan 7. maddenin gerek bu ifade tarzı gerekse de mal rejiminin boşanmanın mali hükümlerinden olmaması nedeniyle hüküm fıkrasında bu kısmın ayrık tutulduğunun kabulü gerekmekte; bu hal anılan protokolün ve boşanma davasında gerçekleşen beyan ve belgelerin tümüyle mahkeme içi ikrar ve kesin delil olma niteliğini etkilememektedir.

Bununla birlikte; davacı, dava dilekçesinin ekinde boşanma protokolünü sunduğuna ve bunun dava dilekçenin eki olduğunu açıkça belirttiğine, yargılamada aralarındaki anlaşmaya göre boşanmaya karar verilmesini istediğine ve davalı kadının da bu anlaşmadaki düzenlemeye güvenerek boşanmayı kabul ettiğine göre; bundan sonra davacının bu protokol hükümlerine aykırı olarak, boşanma davasındaki beyan ve dilekçelerini yok sayarak görülmekte olan bu davayı açıp, protokol hükümlerine aykırı olarak talepte bulunması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen “Dürüst Davranma” kuralına da aykırılık teşkil etmekte; eş söyleyişle, hakkın kötüye kullanılması anlamına gelmektedir.

Yukarıda yapılan açıklamaların sonucu olarak; kural olarak, anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin mahkeme kararında yer alması veya protokolün mahkemece onaylanması gerekir. Mal rejiminden kaynaklanan talepler boşanmanın fer’ilerinden olmadığından ayrıca dava konusu edilebilirler.

Ancak somut olayda, davacının dava dilekçesinin ekinde boşanma protokolünü mahkemeye sunmuş olması, boşanma davasındaki beyanları, boşanma kararının hüküm kısmı ve tarafların hiçbir zaman protokoldeki imzalarını inkar etmemiş olmaları, protokolün mahkemece onaylandığı, dikkate alındığında, boşanma dava dosyasındaki bu belge ve beyanların mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu; böylece, görülmekte olan davada kesin delil niteliğini taşıdığı ve ayrıca davacının bu ikrarına rağmen eldeki davayı açarak tamamen aksini ileri sürmekle dürüstlük kuralına aykırı davrandığının ve bu durumun hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiğinin kabulü gerekmiştir.

Açıklanan nedenlerle; aynı hususlara dayanan ve usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ: Davacının, temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 24.02.2010 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

image35

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Edinilmiş Mal Olup Katılma Alacağına Tabi Mala İlişkin Sabit Olan Katkı Nedeniyle Talep

 

YARGITAY 8.HUKUK DAİRESİ

Tarih: 21.01.2016 Esas: 2014 / 19652 Karar: 2016 / 715

Edinilmiş Mal Olup Katılma Alacağına Tabi Mala İlişkin Sabit Olan Katkı Nedeniyle Talep Edilen Değer Artış Payı Ayrıca Hesaplattırılmalı ve Katılma Alacağı ile Birlikte Karar Verilmelidir.

Özet:

Davacı, ziynet eşyalarının bozdurulması, aileden gelen yardım ve miras ile evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmaza ve araca katkısı sebebiyle alacak talebinde bulunmuştur. Dava konusu taşınmaz, eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde, davalı eş adına satın alınmıştır. Davacı kadın, dava konusu malın alımına katkıda bulunduğunu ileri sürmüştür. Davacının dava konusu taşınmazın alımında ziynetlerini bozdurularak  katkıda bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir.  Değer artış payı alacağı; eşlerden birinin diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun karşılık almaksızın esaslı katkıda bulunması durumunda, tasfiye sırasında bu malda meydana gelebilecek değer artışı için katkısı oranında sahip olduğu alacak hakkıdır. Edinilmiş mal olup katılma alacağına tabi mala ilişkin sabit olan katkı nedeniyle talep edilen değer artış payı ayrıca bilirkişiye hesaplattırılmalı ve katılma alacağı ile birlikte karar verilmelidir.

N.. K.. ile H.. T.. aralarındaki katkı payı alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Yalova Aile Mahkemesi’nden verilen 29.05.2014 gün ve … sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Davacı vekili, ziynet eşyalarının bozdurulması, aileden gelen yardım ve miras ile evlilik birliği içerisinde edinilen … ada … parselde kayıtlı 3 nolu taşınmaza ve … plakalı araca katkısı sebebiyle yine evlilik içerisinde alınıp satılan mal varlıklarından elde edilen kira bedelleri nedeniyle 35.000 TL alacağın faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir. Daha sonra sunulan dilekçesi ile talebini taşınmaz sebebiyle alacak isteğine hasrettiğini bildirmiştir.

Davalı vekili, davacının katkısının bulunmadığını, taşınmazı babasından aldığı 20.000 TL yardım ve çalışmaları karşılığı edindiğini, ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın edinilmiş mal niteliğinde olup tasfiye edilmesi ile davacı lehine alacak hakkı doğduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 18.628,535 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazla isteğin reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından reddine karar verilen bölüm bakımından temyiz edilmiştir.

1- Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına, davacının aşamalarda araca ve kira gelirine yönelik isteklerinin olmadığını bildirmiş olmasına, taşınmaz alımına annesinden aldığı 2000 TL ile katkı yaptığının ispat edilemediğine, satım sözleşmesinin düzenlendiği tarihte davalının babasından banka havalesi ile gelen 20.000 TL’sının taşınmazın alımında davalı lehine kişisel mal olarak değerlendirilerek hesaplamada gözetilmiş bulunmasına göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2- Değer artış payı alacağı isteğinin reddine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; davacı vekili, edinilmiş mal olan taşınmazın alımı sırasında vekil edenin 8.000 TL değerinde altın bozdurduğunu açıklayarak tasfiye hesabında değerlendirilmesini talep etmiştir. Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK 33. m). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, değer artış payı alacağı isteğine ilişkindir.

Değer artış payı alacağı; eşlerden birinin diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun karşılık almaksızın esaslı katkıda bulunması durumunda, tasfiye sırasında bu malda meydana gelebilecek değer artışı için katkısı oranında sahip olduğu alacak hakkıdır (4721 sayılı TMK 227 m). Denkleştirme (TMK 230 m) hariç, tasfiyeye konu malvarlığında katkı tarihine göre değer kaybı söz konusu ise, katkının başlangıçtaki değeri esas alınır (TMK 227/1 m). Böyle bir malın daha önceden elden çıkarılmış olması halinde hakim, diğer eşe ödenecek alacağı hakkaniyete uygun olarak belirler (TMK 227/2 m). Değer artış payı alacağı talep edebilmek için, parasal ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkıda bulunulmalıdır. Yukarıdaki değer tespiti, belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi gerek görülürse konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınmalıdır.

Somut olaya gelince; eşler, 07.05.1995 tarihinde evlenmiş, 11.03.2009 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir ( TMK 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (743 sayılı TKM 170. m), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 Sayılı Yasanın 10, TMK 202/1. m)

Tasfiyeye konu taşınmaz, davalı tarafından TOKİ ile yapılan 25.3.2008 tarihli sözleşme ile 45.075 TL’sı peşinat ödenerek toplam 107.754,32 TL sına davalı adına satın alınmıştır. Kalan 64.652,58 TL borç 96 ay taksitlendirilmiştir. Diğer deyişle taşınmaz eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde, davalı eş adına satın alınmıştır. Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı bulunduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır (TMK 179. m). Davacı kadın ziynet eşyaları ile dava konusu mala katkıda bulunduğunu ileri sürmüştür. Davacının dava konusu taşınmazın alımında ziynetlerinin bozdurularak 8.000 TL katkıda bulunduğu, dosya arasında yer alan 21.3.2008 tarihli belge ve duruşmada dinlenen tanık beyanları ile kanıtlanmıştır.

Şu halde mahkemece, davacının kişisel malları niteliğindeki ziynet eşyaları ile yaptığı katkısının değer artış payı alacağı (TMK.’nun 227 md) olarak az yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde hesaplanması bakımından dosyanın evvelce rapor alınan bilirkişilere tevdi ile bu alacak bakımından da ek rapor düzenletilmesi, gerçekleşen sonuç itibariyle talep miktarı da göz önünde bulundurularak daha evvel hükmedilen katılma alacağı ile birlikte tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik alacağa hükmedilmiş olması doğru olmamıştır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan kararın (2) sayılı bentte açıklanan nedenle 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollaması ile HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının (1.) bentte açıklanan nedenlerle reddine, taraflarca HUMK’nun 440/I. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 344,20 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 21.01.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

image36

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Kişisel Malların Tespiti ve Alınması Talebi – Ziynet Eşyaları Konusunda İspat Yükü

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 17.02.2010 Esas: 2010 / 6-46 Karar: 2010 / 75

Kişisel Malların Tespiti ve Alınması Talebi – Ziynet Eşyaları Konusunda İspat Yükü

Özet:

Dava, TMK’nun 220., 222. ve 226. maddelerine dayalı kişisel malların tespiti ile geri alınması, mümkün olmadığı takdirde bedelinin tahsili talebine ilişkindir. Davacı kadın, dava konusu ziynet eşyalarının davalıda kaldığını iddia etmiştir. Ziynet eşyaları rahatlıkla taşınabilen, saklanabilen ve götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, ziynet eşyalarının varlığını, evi terk ederken bunların elinden zorla alındığını, götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını kadının ispat etmesi gerekir. İlke bu olmakla birlikte, somut olayın özelliği dikkate alınmalı, hak ve adaleti gözetir bir uygulama yoluna gidilmelidir. Dosya kapsamından, davacı kadının evden kavgalı bir şekilde ayrılma düşüncesi ile ayrılmadığı, eşi ile birlikte gittiği bir kafede çıkan kavgadan sonra ayrı yaşamaya başladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda ispat külfeti yer değiştirip davalıya düşer.

Taraflar arasındaki “Ziynet Eşyası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli 2. Aile Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 21/05/2008 gün ve 2007/380- 2008/442 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 22/12/2008 gün ve 9227-14024 sayılı ilamı ile;

(…Uyuşmazlık, ziynet eşyalarının iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, tarafların 04.07.2006 tarihinde evlendiklerini, düğün sırasında takılan takıların banka kasasında saklandığını, gezme bahanesi ile gidilen İzmir’de müvekkilinin terk edildiğini, ailesine sığınan müvekkilinin takılarını alamadığını, aynen olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 5.000,00.-YTL’nin tahsilini istemiş, ıslah ile talebini 12.175,00.-YTL’ye çıkarmıştır. Davalı vekili, davacının dava konusu ziynetleri balayına giderken annesine verdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.

Davacı kadın, dava konusu edilen ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla, bunların davalı tarafın zilyetlik ve korunmasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz.

Diğer taraftan ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlenmesi her zaman mümkün olduğu gibi evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir.

Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, ispat yükü altındadır.

Somut olayda, davacı evlilik nedeniyle kendisine takılan ve hediye edilen dava konusu ziynetlerin iadesini istemektedir. Ne var ki, davada davacı kadının evden ayrıldığı tarih itibariyle dava konusu ziynet eşyasının götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha önce de götürme fırsatı elde edemediğini tanıkların beyanı ile ispat edememiştir. Yukarıda açıklandığı üzere ispat yükümlülüğü davacıdadır. Mahkeme ise kanıtlama yükümlülüğünü yer değiştirerek 21.05.2008 tarihli oturumda kendiliğinden ziynetlerin davalıda kalıp kendisine teslim edilmediğine ilişkin davacıya yemin teklif etmiş, davacı da teklif edilen yemini eda etmiştir. Kanıtlama yükümlülüğü davacıda olup 04.12.2007 tarihli delil listesinde her türlü yasal delil demek suretiyle yemin deliline de dayanmış olduğundan davacıya, ziynetlerin elinden alındığı, götürülmesine engel olunduğu, davalı tarafta kaldığı konusunda davalıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ve eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TemyizEden: Davalı vekili.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, T.M.K.’nun 220, 222 ve 226’ncı maddelerine dayalı kişisel malların tespitiyle geri alınması, olmadığı takdirde bedelinin tahsiline ilişkindir.

Mahkemece, tanık beyanları, bankada bulunan kiralık kasa üzerine mahkemece konulan ihtiyati tedbir kararının icrasından hemen önce alışılmadık biçimde sabah erken saatte davacı tarafından kasanın açılmış olması ve bilirkişi tarafından kasa açıldığından içinde değerli bir şey bulunmamış olması, ayrıca davalıya icra ettirilen tamamlayıcı yemine dayalı olarak davanın kabulüne karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Özel dairece; yukarıya aynen alınan gerekçelerle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Davacı bozmadan sonra yemin teklif etmek istemediklerini beyan etmiş, mahkeme önceki kararda direnmiştir.

Yerel mahkeme ile özel daire arasında çıkan uyuşmazlık; ziynet eşyaları yönünden ispat yükünün kimde olduğu noktasında toplanmaktadır.

T.M.K.’nun 220’nci maddesine göre, karşılıksız kazanma yoluyla elde edilen mallar kişisel mal kapsamındadır. T.M.K.’nun 222’nci maddesi kişisel malın ispat şeklini düzenlemiş, 226’ncı maddesiyse bu malların iadesi usulünü belirle-miştir.

Türk Medeni Kanunu’nun 6’ncı maddesi hükmü uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.

Davacı kadın, dava konusu edilen ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla, bunların davalı tarafın zilyetlik ve korunmasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Diğer taraftan, ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak, normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, kadının ispatlaması gerekir. Özel dairenin bu yönlere ilişkin saptaması ilke olarak doğru ve yerindedir.

Ne var ki, bu ilkeler doğru olmakla birlikte, soyut normların olaylara uygulanması sırasında somut olayın özelliğinin gözetilmesi, hak ve adaleti gözetir bir uygulama yoluna gidilmesi gerekir.

Somut olayda, tüm dosya kapsamı ile boşanma davasında dinlenen tanık beyanlarından da anlaşılacağı gibi, davacı ve davalı Denizli’de ikamet etmekte iken bir ziyaret için İzmir’e gittikleri, İzmir’de bir kafede otururken yaptıkları tartışma sonucunda davalının davacıyı orada bırakarak Denizli’ye döndüğü, davacı kadının ise İzmir’de kaldığı anlaşılmaktadır.

Olayın oluş şekli itibarı ile davacı kadın evden boşanmayı tasarlayarak ayrılmamıştır. Bu düşünce ile evden ayrılmayan davacı kadının ziynetleri yanına alarak götürdüğünün kabulü mümkün değildir. Öte yandan, davacının talimatla dinlenen tanığı Yıldız beyanında, davalının boşanma davasının devam ettiği süreçte davacının kendisinden maddi ve manevi tazminat talep etmemesi halinde bütün ziynet eşyalarını iade edeceğini beyan ettiğini söylemiş, bu haliyle de davalı tanık huzurunda ziynetlerin kendisinde bulunduğunu zımnen kabul etmiştir.

Davacı, yargılamanın başından itibaren dava konusu ziynetlerin davalıya ait kasada saklandığı konusunda ısrarcı olmuş ve dava açılırken davalının hesabına ihtiyati tedbir konulmasını talep etmiştir. Mahkemece davalıya ait hesabın bulunduğu bankaya 15.06.2007 tarihinde ihtiyati tedbir konulması konusunda müzekkere yazılmış, banka 03.07.2007 tarihli cevabi yazısında davalının hesabı üzerine ihtiyati tedbir konulduğunu, ayrıca davalının kiralık kasasının da mevcut olup, bu hesabına da ihtiyati tedbir konulup konulmayacağı hakkında bilgi verilmesini talep etmiştir. Davacının kasada keşif yapılmasını talep etmesi üzerine, mahallinde yapılan inceleme sırasında davalıya ait kasada iki adet pasaport, bir CD ve bir sigorta poliçesi bulunmuş olup, kasa açma kapama tutanağı incelendiğinde ise, kasanın davalı tarafından en son 04.07.2007 tarihinde saat: 08.45’te açıldığı görülmüştür.

Bu tarihe ve saate dikkat edildiğinde, mahkemece davalının hesabına ihtiyati tedbir konulmasının ertesi günü olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra, kasanın açıldığı saat itibari ile kasaya konulmuş olan eşyaların günün çok erken saatinde kasaya konulmasını gerektirecek mahiyette eşyalar da olmadığı belirgindir.

Hal böyle olunca; davacının evden kavgalı bir şekilde ve ayrılma düşüncesi ile ayrılmadığı, eşi ile birlikte İzmir’e gittikleri, İzmir’de bir kafede oturdukları sırada aralarında çıkan bir tartışma sonucunda ayrı yaşamaya başladıkları sabit olduğundan, davalı erkek kendisi lehine olan karineden yararlanamaz. Bu durumda ispat külfeti yer değiştireceğinden, artık altınların kendisinde olmadığını ispatlama külfeti davalı erkeğe düşer. Davalının hesabına konulan ihtiyati tedbirin ertesi günü, olağan olmayan bir saatte davalıya ait kasanın açıldığı ve kasada normal koşullarda banka kasasında saklanması gerekmeyen evraklar bulunduğu saptanmıştır. Bu şekilde, yerel mahkemece dava konusu ziynetlerin davalıda kaldığını önemli ölçüde ispat edecek deliller elde edilmiş olmakla birlikte, hâkimin kanaatinin güçlendirilmesi amacı ile ziynetlerin miktarı ve davalıda kalıp kalmadığı konusunda resen davacıya yemin teklif edilmiştir.

Tüm dosya kapsamı, olayların gelişimi ve davacı tarafından icra edilen tamamlayıcı yemin de gözetildiğinde, davacının davasını ispat ettiği sonucuna varılarak, davanın kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Ne var ki, bozma şekline göre mahkemece hükmedilen ziynet eşyası bedeli konusundaki davalı vekilinin temyiz itirazları incelenmediğinden bu hususların incelenmesi için dosyanın özel daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin ispat yükünün davalıya düştüğü gerekçesi ile davanın kabulüne dair kurduğu hüküm yerinde olmakla birlikte, ziynet eşyalarının bedeli konusunda davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 17.02.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

image37

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Kural Olarak Evlat Edinilen Küçüğün Gerçek Anne ve Babasıyla Kişisel İlişkisi Kesilir

 

Boşanma, Velayet, Nafaka, Mal Paylaşımı Avukatı

Hukuk ofisimize başvurarak, evlilik içerisinde sorun yaşadıklarını ve boşanma kararı aldıklarını söyleyen kişilerin hikayeleri dinlenerek, Türk Medeni Kanunu ve boşanma davalarına ilişkin Yargıtay’ın içtihatları da dikkate alındıktan sonra, boşanma davası açılabilmesi için gereken yasal koşullarının bulunup bulunmadığı, boşanma davalarında uzman avukatlarımız vasıtasıyla tespit edilmekte ve boşanma davası açmak için koşulların bulunması halinde Beylikdüzü, Bahçeşehir, Büyükçekmece, Esenyurt, Küçükçekmece, Avcılar, Bakırköy, Silivri, Çatalca ve İstanbul Avrupa yakası bölgelerinde faaliyet gösteren boşanma avukatları avukatlık büroları arasında bulunan boşanma avukatı avukatlık büromuzun boşanma konusunda uzman ve deneyimli boşanma avukatları vasıtasıyla boşanma davaları açılarak, alacakların/hakların elde edilmesi sağlanmaktadır.

Açılan boşanma davasının içerisinde veya boşanma kararından sonra çocuğunun velayetin almak için hukuk ofisimize başvuran kişilerin, velayeti alabilmek için gerekli koşulları sağlayıp sağlamadığı tespit edildikten sonra, gerekli koşulları sağlaması durumunda, Beylikdüzü, Bahçeşehir, Büyükçekmece, Esenyurt, Küçükçekmece, Avcılar, Bakırköy, Silivri, Çatalca ve İstanbul Avrupa yakası bölgelerinde faaliyet gösteren velayet avukatları avukatlık büroları arasında bulunan velayet avukatı avukatlık büromuzun velayet konusunda uzman ve deneyimli velayet avukatları vasıtasıyla velayet davaları açılarak, velayetin alınması sağlanmaktadır.

Velayet davalarında, hukuk ofisimizin velayet avukatları tarafından, küçük çocukların menfaatleri ön planda tutulmakta ve açılacak velayet davasının küçük çocuğa ruhsal yönden zarar verebileceğinin anlaşılması durumunda, velayet davasının açılmaması yönünde görüş bildirilmekte, gerekirse velayet davası tarafımızca açılmamaktadır.

Boşanma davası süren veya boşandığı eşinden gerek kendisi gerekse çocukları için nafaka isteğiyle hukuk ofisimize başvuran kişilerin nafaka davaları, karşı tarafın harcamaları, gezileri, yaşam tarzı ve standardı, kısaca gerçek gelir durumu tespit edilerek, Beylikdüzü, Bahçeşehir, Büyükçekmece, Esenyurt, Küçükçekmece, Avcılar, Bakırköy, Silivri, Çatalca ve İstanbul Avrupa yakası bölgelerinde faaliyet gösteren nafaka avukatları avukatlık büroları arasında bulunan nafaka avukatı avukatlık büromuzun nafaka konusunda uzman ve deneyimli nafaka avukatları vasıtasıyla nafaka davaları açılarak, nafaka alınması sağlanmaktadır.

Boşanma davası sürerken veya boşanma davası kesinleştikten sonra, katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal vb. konularında alacak hakkı olduğunu belirterek hukuk ofisimize başvuran kişilerin, alacak hakları için gerekli koşulları sağlayıp sağlamadığı tespit edildikten sonra, gerekli koşulları sağlaması durumunda, Beylikdüzü, Bahçeşehir, Büyükçekmece, Esenyurt, Küçükçekmece, Avcılar, Bakırköy, Silivri, Çatalca ve İstanbul Avrupa yakası bölgelerinde faaliyet gösteren katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal avukatları avukatlık büroları arasında bulunan katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal avukatı avukatlık büromuzun katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal konusunda uzman ve deneyimli katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal avukatları vasıtasıyla katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı, mal paylaşımı, edinilmiş mal, kişisel mal davaları açılarak, alacak hakkının alınması sağlanmaktadır.

Bu kapsamda boşanma dilekçesi, boşanma protokolü, boşanma sebepleri, boşanma işlemleri, boşanma dava dilekçesi, boşanma davasında yetki, nafaka davası türleri, nafaka davası çeşitleri, nafaka artırımı, nafaka artış oranı hesaplama, velayet davası, velayet hakkı, velayetin değiştirilmesi, vesayet, katkı payı davası katkı payı katılma alacağı farkı, katkı payı davası zamanaşımı, katkı payı davası yetkili mahkeme, katkı payı davası ödeme, katkı payı nasıl hesaplanır, katkı payı oranı, katkı payı davası ücretleri, katılma alacağı zamanaşımı, katılma alacağı hesaplama, katılma alacağı faiz başlangıcı, katılma alacağı yetkili mahkeme, değer artış payı nedir, değer artış payı alacağı, davası, değer artış payı dava dilekçesi, değer artış payından doğan alacak, değer artış payı hesaplama, değer artış payı katılma alacağı, değer artış payı faiz başlangıcı hizmetleri verilmektedir. yargıtay kararları

image38

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Mal Ayrılığı Rejimine Tabi Mala İlişkin Katkı Payı Alacağı Hesabında Her İki Eşin Gelirleri Birlikte

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 17.10.2012 Esas: 2012 / 8-471 Karar: 2012 / 717

Mal Ayrılığı Rejimine Tabi Mala İlişkin Katkı Payı Alacağı Hesabında Her İki Eşin Gelirleri Birlikte Dikkate Alınmalıdır.

Özet:

Davacı kadın, mal ayrılığı rejimi döneminde edinilen taşınmaz için katkı payı alacağı talebinde bulunmuştur. Uyuşmazlık, katkı payı alacağının hesaplanmasında eşlerden birisinin gelirinden hareketle hesaplama yapılıp yapılamayacağı noktasında toplanmaktadır. Mal ayrılığı rejimine tabi mallara ilişkin katkı payı alacağı hesabında, eşlerin karşılıklı katkı oranlarının sağlıklı şekilde belirlenebilmesi için eşlerin gelirleri birlikte dikkate alınmalıdır. Mal ayrılığı rejiminde edinilen mallara ilişkin katkı payı alacağı hesabında, taraflardan her birinin toplam gelirinden kişisel harcamaları ile kocanın evi geçindirme yükümlülüğü uyarınca yapması gereken harcamalar çıkarıldıktan sonra yapabilecekleri tasarruf miktarı belirlenmeli, bundan sonra toplam tasarruf miktarı karşısında eşin tasarruf oranı bulunmalı, bulunan oran dava konusu binanın dava tarihindeki değeri ile çarpılarak katkı payı alacağı tespit edilmelidir. Davalının kişisel harcamalarına etkili olacak yaşam tarzı ile yukarıda açıklanan ilkeler dikkate alınmaksızın sonuca gidilmesi hatalıdır.

Taraflar arasındaki “katkı payı alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 10. Aile Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 12.10.2010 gün ve 2009/820 E., 2010/903 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 27.10.2011 gün ve 2011/539 E., 2011/5448 K. sayılı ilamı ile;

(…Davacı Mürüfe, evlilik birliği içinde satın alınan arsa üzerine yine bedeli birlikte ödenmek suretiyle iki katlı bina inşa edildiğini, taşınmazın alımına ve binanın inşasına gerek takılarını vermek gerekse aralıksız çalışmak suretiyle davalı eşten daha fazla katkıda bulunduğunu açıklayarak, katkısı karşılığı evin 2/3’ünün adına tescilini; olmadığı takdirde şimdilik 30.000.-TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle davalıdan tahsilini; 6.4.2010 tarihli ıslah dilekçesiyle 58.863.-TL’ye hükmedilmesini istemiştir.

Davalı Hasan, niza konusu binanın ikinci katının halen tamamlanmamış olduğunu, babasının da katkısı bulunduğunu, değerinin 1/3’ünü davacıya vermeye razı olduğunu bildirerek, fazla talebin reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava konusu binanın dava tarihi itibariyle belirlenen değerinin 1/3’ü karşılığı 16931,66.-TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle tahsiline, fazlaya dair isteğin reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 28.05.1993 tarihinde evlenmiş, 16.03.2009 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 28.10.2009 tarihinde kesinleşmesiyle evlilik birliği sona ermiştir. Dava konusu üzerinde bina bulunan taşınmazın taraflarca evlilik birliği içinde 1995 yılında özel parselasyonla haricen satın alındığı, binanın bilahare yapıldığı anlaşılmaktadır. Dava konusu binanın, 171 ada 16 parselin bir bölümüne inşaa edildiği; 4890 m2 yüzölçümlü ve bağ vasıflı 171 ada 16 parselin 25/1956’şar payının boşanma davasının ve temyiz incelemesine konu davanın açıldığı tarihten sonra, 07.07.2009 tarihinde tapuda yapılan satış işlemiyle taraflar adına ayrı ayrı tescil edildiği belirlenmiştir.

TMK’nun 225. maddesinin 2. fıkrasına göre evliliğin boşanma ile sona erdirilmesi durumunda, eşler arasında mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle son bulur. Sözleşme ile başka mal rejimi seçilmediğinden eşler arasında evlenme tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı MK’nun 170. maddesi gereğince mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı 16.03.2009 tarihine kadar ise 4721 sayılı TMK’nun 202. maddesi uyarınca yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Dava konusu üzerine bina yapılan taşınmaz bölümünün haricen 1995 yılında satın alındığı bildirilmiş ise de, dava tarihinden sonra tapuda yapılan satış ve devir işlemiyle taraflar 25/1956’şar payla hissedar olduklarına göre, çözümlenmesi gereken uyuşmazlık üzerinde inşa edilmiş binaya ilişkindir. Dava konusu iki katlı bina, mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde yapıldığından, uyuşmazlık Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Buna göre, eşlerin birbirlerinin malvarlıklarının edinilmesine katkılarının kanıtlanması durumunda, katkı oranında alacak hakkı doğar. Davacı, evlilik birliği içinde inşa edilen binanın yapımına kişisel malı olan ziynet eşyalarının paraya çevrilmesi ve çalışmak suretiyle katkıda bulunduğunu, davalı eşin sürekli çalışmadığı gibi, alkol alışkanlığı nedeniyle geçim yükümlülüğünü dahi yerine getiremediğini açıklayarak, katkı payı alacağı isteğinde bulunmuştur.

Davalı, binanın yapımına babasının da yardımcı olduğunu, davacı eşin katkısının binanın 1/3 değerine karşılık geldiğini bildirmiştir. Davacı tanıkları, tarafların evlendiklerinden bu yana asgari ücretle çalıştıklarını, binanın yapımına 1998 yılında başlanarak, 2002 Ocak ayında inşa faaliyetinin bırakıldığını, halen 2. katın tamamlanmamış olduğunu, davalının kazancının bir bölümünü alkol alışkanlığına sarfettiğini bildirmiştir. Davalı delilleri ise usule uygun kesin mehile rağmen sürede bildirilmediğinden mahkemece nazara alınmamıştır. Mahkemece, nizalı yapının değeri tespitle, somut olayda katkı oranlarının tespiti bakımından bilirkişi incelemesi yaptırılmış ise de, bilirkişi raporunda ulaşılan katkı payı alacağının dosya kapsamıyla örtüşmediği, davacının katkısının hiç değilse davalının kabulü oranında olması gerektiğinden bahisle yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Somut olayda, dava konusu bina eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinildiğine, binanın inşa döneminde tarafların asgari ücretle çalıştıkları davacı tanıkları tarafından bildirildiğine, davacının kişisel malı-ziynet eşyaları ile katkısı kanıtlanamadığına ve kararlılık kazanmış Yargıtay uygulamalarına göre; 743 sayılı MK’nun 170. maddesine göre eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu tarihte edinilen taşınmaz için katkı payı alacağı belirlenirken, tarafların her birinin toplam gelirinden kişisel harcamaları ile kocanın 743 sayılı MK’nun 152. maddesi uyarınca evi geçindirme yükümlülüğü uyarınca yapması gereken harcamalar çıktıktan sonra yapabilecekleri tasarruf miktarı belirlenmeli, bundan sonra toplam tasarruf miktarı karşısında davacı eşin tasarruf oranı bulunmalı, bulunan bu oran dava konusu binanın (bulunduğu haliyle) dava tarihindeki değeri ile çarpılarak katkı payı alacağı tespit edilmelidir. Davalının kişisel harcamaları hesaplanırken davacı tarafından ileri sürülen, bazı tanık beyanları ve boşanma dosyası kapsamı ile de doğrulanan olağan dışı yaşantısının (alkol vb) dikkate alınması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. MK’nun 152. maddesi ve davalının kişisel harcamalarına etkili olacak yaşantı tarzı ile yukarıda belirtilen ilkeler dikkate alınmaksızın hüküm verilmesi doğru değildir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TemyizEden: Davacı vekili.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen taşınmaz için katkı payı istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davacı kadının dava konusu binanın yapım sürecindeki gelirinin tamamı ve kişisel harcaması dikkate alınarak, yapabileceği tüm tasarruf miktarının hesaplandığı ve bu miktarın taşınmazın davalı koca tarafından ödenmesi kabul edilen 1/3 oranındaki karşılığının dahi altında kaldığından, davalı kocanın geliri, alkol alışkanlığı ve kişisel harcamalarının belirlenmesine gerek bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne ilişkin kararda direnilmiştir.

Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmektedir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, katkı payı alacağının hesaplanmasında eşlerden birisinin gelirinden hareketle hesaplama yapılıp yapılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilmiş mala ilişkin katkı payı alacağı hesabında, eşlerin karşılıklı katkı oranlarının sağlıklı olarak belirlenebilmesi için, her iki eşin gelirinin birlikte dikkate alınmasının gerekmesine ve bu nedenle eşlerden sadece birinin geliri dikkate alınarak hesaplama yapılamayacağına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.10.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

image39

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması – Nafaka Alacaklısının Evlenmeden Fiilen Evli Gibi Biriyle

 

YARGITAY 3.HUKUK DAİRESİ

Tarih: 29.02.2016 Esas: 2015 / 17419 Karar: 2016 / 2787

Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması – Nafaka Alacaklısının Evlenmeden Fiilen Evli Gibi Biriyle Birlikte Yaşaması Nafakanın Kaldırılması Nedenidir.

Özet:

Davacı, davalıya yoksulluk nafakası ödediğini, davalının uzun süreden beri bir kişi ile nikahsız birlikte yaşadığını, bu birliktelikten çocuğu olduğunu belirterek yoksulluk nafakasının kaldırılması talebinde bulunmuştur. Davalının, evlenmeden fiilen evli gibi biriyle birlikte yaşadığı, bu birliktelikten çocukları olduğu dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda yoksulluk nafakasının kaldırılma koşulları gerçekleştiğinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y    K A R A R I

Davacı vekili dilekçesinde, müvekkilinin davalıya aylık 200 TL yoksulluk nafakası ödediğini, davalının 3,5 senedir Birol adlı kişi ile nikahsız birlikte yaşadığını, bu birliktelikten çocuğu olduğunu belirterek yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevabında; davacı tarafın iddialarının asılsız olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, dinlenen tanık anlatımları ve toplanan deliller hep birlikte değerlendirildiğinde davacının davasını ispat edemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

TMK 176/3. maddesine göre; “irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır.

Somut olayda; tarafların … Aile Mahkemesinin … tarihinde tarafların boşanmalarına ve davalı lehine 200 TL yoksulluk nafakasına hükmedilmiş ve karar 03.02.2011 tarihinde kesinleşmiştir.

Yargılama sırasında kolluk marifetiyle yapılan ekonomik ve sosyal durum araştırmasında davalının .. adlı şahıs ile yaşadığı ve geçimini …’nın sağladığı, davalının nüfus kayıt örneğinde .. adlı çocuğunun … tarafından tanındığı tespit edilmiştir.

Öyle ise mahkemece; somut olayda, TMK.’nun 176/3. maddesinde ifadesini bulan “evlilik dışı birlikte yaşama” olgusunun gerçekleştiği gözetilip, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 29.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

image40

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma – Davalının Cevap Dilekçesinde Dayanmadığı Tanık Delilinin Daha Sonra Verilen Dilekçe İle

 

YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ

Tarih: 15.01.2018 Esas: 2018 / 24 Karar: 2018 / 1187

Boşanma – Davalının Cevap Dilekçesinde Dayanmadığı Tanık Delilinin Daha Sonra Verilen Dilekçe İle Bildirilmesi – Boşanma Nedeniyle Maddi Manevi Tazminat – Süresinde Bildirilmeyen Tanık Delili

Özet:

Davalı erkek davaya cevap dilekçesinde tanık delile dayanmamıştır. Dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması davalı erkeğin cevap dilekçesi vermesi ile sona ermiş, davalı erkek bu aşamadan sonra sunduğu dilekçesi ile tanıklarının ismini bildirmiştir. Bu sebeple davalı erkeğin süresinde bildirmediği tanıklarının beyanları kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. Bu durumda mahkemece, davalı yanca usulüne uygun şekilde süresinde ileri sürülmeyen tanık beyanları esas alınarak davacı kadına kusur yüklenilmesi doğru olmamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, boşanmaya sebep olan olaylarda kadının kusursuz olduğu, fakat eşine küçük düşürücü sözler söyleyen ve birlik görevlerini yerine getirmeyen davalı erkeğin tam kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Erkeğin gerçekleşen kusurlu davranışları aynı zamanda kadının kişilik haklarına saldırı niteliğini taşımaktadır. Kadın yararına TMK m.174/1-2 koşulları oluşmuştur. O halde tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet ilkesi gözetilerek davacı kadın kararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından; kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve lehine verilen nafakaların miktarı yönünden, davalı erkek tarafından ise; vekalet ücreti ve yargılama giderleri yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin tüm, davacı kadının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-)Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 119/1-(f) hükmü uyarınca, gerek yazılı gerekse basit yargılama usulünde, iddia edilen her biri vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin, dava dilekçesinde belirtilmesi, ayrıca Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 121 ve 129/2 hükmü uyarınca hem dava dilekçesinde hem de cevap dilekçesinde gösterilen ve tarafların elinde bulunan belgelerin dilekçeye eklenerek mahkemeye sunulması, başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Davalı erkek davaya cevap dilekçesinde tanık delile dayanmamıştır. Dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması davalı erkeğin cevap dilekçesi vermesi ile sona ermiş, davalı erkek bu aşamadan sonra sunduğu dilekçesi ile tanıklarının ismini bildirmiştir. Bu sebeple davalı erkeğin süresinde bildirmediği tanıklarının beyanları kusur belirlemesinde dikkate alınamaz (HGK 20/04/2016 tarih, 2014/2-695 E. ve 2016/522 K. Sayılı kararı). Bu durumda mahkemece, davalı yanca usulüne uygun şekilde süresinde ileri sürülmeyen tanık beyanları esas alınarak davacı kadına kusur yüklenilmesi doğru olmamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, boşanmaya sebep olan olaylarda kadının kusursuz olduğu, fakat eşine küçük düşürücü sözler söyleyen ve birlik görevlerini yerine getirmeyen davalı erkeğin tam kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Erkeğin gerçekleşen kusurlu davranışları aynı zamanda kadının kişilik haklarına saldırı niteliğini taşımaktadır. Kadın yararına TMK m.174/1-2 koşulları oluşmuştur. O halde tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet ilkesi gözetilerek davacı kadın kararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde reddine karar verilmesi doğru bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın davalıya yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna 143.50 TL temyiz başvuru harcı peşin yatırıldığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatıran davacıya iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 15.01.2018(Pzt.)

image41

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma – Kadının Eşinin Kapıcı Olmasından Rahatsızlık Duyarak Eşini Aşağıladığı

 

YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ

Tarih: 23.01.2018 Esas: 2018 / 218 Karar: 2018 / 1055

Boşanma – Kadının Eşinin Kapıcı Olmasından Rahatsızlık Duyarak Eşini Aşağıladığı Ve Müşterek Konutu Terk Ettiği – Boşanmaya Sebep Olan Olaylarda Tarafların Eşit Kusurlu Olması – Manevi Tazminat

Özet:

Mahkemece, boşanmaya neden olan olaylarda, davalı erkeğin davacı kadına nazaran daha ağır kusurlu olduğu kabul edilerek davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına ve davacı kadın lehine manevi tazminata hükmedilmiş ise de yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı kadının eşinin kapıcı olmasından rahatsızlık duyarak eşini aşağıladığı ve müşterek konutu terk ettiği, kadına yüklenen diğer kusurlu davranışların ispatlanamadığı, davalı erkeğin ise eşine hakaret ettiği, velayete yönelik düzenlenen sosyal inceleme raporundaki müşterek çocuk beyanlarının ise hükme esas alınamayacağı anlaşılmaktadır. O halde, boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduklarının kabulü gerekir. Eşit kusurlu eş yararına manevi tazminata hükmedilemez. Somut olayda kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/2 maddesi koşulları oluşmamıştır. Bu husus nazara alınmadan kusur durumunun hatalı belirlenmesi ve bu yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak davacı kadın yararına manevi tazminata hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere Ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-) Mahkemece, boşanmaya neden olan olaylarda, davalı erkeğin davacı kadına nazaran daha ağır kusurlu olduğu kabul edilerek davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına ve davacı kadın lehine manevi tazminata hükmedilmiş ise de yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı kadının eşinin kapıcı olmasından rahatsızlık duyarak eşini aşağıladığı ve müşterek konutu terk ettiği, kadına yüklenen diğer kusurlu davranışların ispatlanamadığı, davalı erkeğin ise eşine hakaret ettiği, velayete yönelik düzenlenen sosyal inceleme raporundaki müşterek çocuk beyanlarının ise hükme esas alınamayacağı anlaşılmaktadır. O halde, boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduklarının kabulü gerekir. Eşit kusurlu eş yararına manevi tazminat (TMK m. 174/2) hükmedilemez. Somut olayda kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/2 maddesi koşulları oluşmamıştır. Bu husus nazara alınmadan kusur durumunun hatalı belirlenmesi ve bu yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak davacı kadın yararına manevi tazminata hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

image42

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma Davası – Fiili Ayrılık – Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 07.03.2018 Esas: 2017 / 1929 Karar: 2018 / 447

Boşanma Davası – Fiili Ayrılık – Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması

Özet:

Asıl dava Türk Medeni Kanununun 166/son maddesinde yer alan “fiili ayrılık”, karşı dava ise aynı Kanunun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin sarsılması” sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Mahkemece; davalı kadın tarafından açılan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK.md.166/1) sebebine dayanan karşı boşanma davası, “tarafların fiilen ayrılmalarından sonra davalının birkaç kez eşiyle barışmak istediği, bu sebeple kocasının kusurlarını affettiği” gerekçesiyle reddedilmiştir. Davacı-karşı davalı koca tarafından daha önce açılan boşanma davası “davalıdan kaynaklanan bir geçimsizliğin ispat edilmediği” gerekçesiyle reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kocanın eşine hakaret ettiği, onu haksız olarak başkalarıyla ilişki kurmakla itham ettiği ve evi terk ettiği anlaşılmaktadır. Davalı-karşı davacı kadının, önceki boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra ki fiili ayrılık süresi içinde barışma önerisinde bulunmuş olması, ortak hayatın yeniden kurulması için bir girişim olup, kocadan karşılık görmediğine ve kabul edilmediğine göre, girişimden öteye ulaşmamıştır. Kadının bu iyiniyetli davranışının diğer tarafı af olarak kabul edilmesi mümkün bulunmamaktadır. Öyleyse davalı tarafından açılan karşı boşanma davasının da kabulü gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki karşılıklı “boşanma” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda Adana 3. Aile Mahkemesince “asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine” dair verilen 13.11.2012 gün ve 2011/1105 E., 2012/955 K. sayılı karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 14.05.2013 gün ve 2013/1267 E., 2013/13712 K. sayılı kararı ile;
“…Mahkemece; davalı kadın tarafından açılan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK.md.166/1) sebebine dayanan karşı boşanma davası, “tarafların fiilen ayrılmalarından sonra davalının birkaç kez eşiyle barışmak istediği, bu sebeple kocasının kusurlarını affettiği” gerekçesiyle reddedilmiştir. Davacı-karşı davalı koca tarafından daha önce açılan boşanma davası “davalıdan kaynaklanan bir geçimsizliğin ispat edilmediği” gerekçesiyle reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kocanın eşine hakaret ettiği, onu haksız olarak başkalarıyla ilişki kurmakla itham ettiği ve evi terk ettiği anlaşılmaktadır. Davalı-karşı davacı kadının, önceki boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra ki fiili ayrılık süresi içinde barışma önerisinde bulunmuş olması, ortak hayatın yeniden kurulması için bir girişim olup, kocadan karşılık görmediğine ve kabul edilmediğine göre, girişimden öteye ulaşmamıştır. Kadının bu iyiniyetli davranışının diğer tarafı af olarak kabul edilmesi mümkün bulunmamaktadır. Öyleyse davalı tarafından açılan karşı boşanma davasının da kabulü gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır….”
gerekçesiyle bozulmakla yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava Türk Medeni Kanununun 166/son maddesinde yer alan “fiili ayrılık”, karşı dava ise aynı Kanunun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin sarsılması” sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir.
Davacı-karşı davalı (erkek) vekili, ret ile sonuçlanan boşanma davasının kararının kesinleşmesinden sonra tarafların bir araya gelmediklerini, bu sürenin üç yılı geçtiğini belirterek TMK’nın 166/son maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı-karşı davacı (kadın) eşinin 01.07.2005 tarihinde gece yarısı ağır hakaretler ederek şiddet uyguladığını, evdeki eşyaları parçaladığını, o gün evi terk ettiğini ve dönmediğini; eşiyle konuşmaya çalıştığını ancak bir sonuç alamadığını, 2007 yılında açılan boşanma davasından sonra tüm gayretlerine rağmen ayrı yaşadıklarını, eşinin ruh sağlığının bozuk olduğunu, eşinin ilk başlarda çocuklarına ve eve maddi katkıda bulunduğunu, ancak daha sonra arkadaşına kefil olması sebebiyle borç ödediğini ve maddi yardımı kestiğini belirterek asıl davanın reddine, karşı davasının kabulü ile boşanmaya karar verilmesini; davalının 150.000,00 TL maddi, 150.000,00 TL manevi tazminat ve oğlu Ahmet Çağrı için aylık 1000,00 TL nafaka ile sorumlu tutulmasını talep etmiş, 07.02.2012 tarihli dilekçe ile maddi tazminat talebinden feragat ettiğini belirtmiştir.
Yerel mahkemece dinlenen tanık ve müşterek çocukların beyanları uyarınca tarafların ayrılmasından sonra davalı-karşı davacı …’nun birkaç kez eşi Cem ile barışmak istediği ancak eşinin kabul etmediği, bu durum karşısında davalı-karşı davacı kadının eşi Cem’in varsa kusurlu davranışlarını affettiği gerekçesiyle kadının davasının reddine, ret ile sonuçlanan boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren üç yıllık sürenin geçmesine rağmen tarafların bir araya gelmedikleri gerekçesiyle erkeğin davasının TMK 166/son maddesi uyarınca kabulüne karar verilmiştir.
Davalı-karşı davacı (kadın) vekilinin her iki boşanma davası yönünden temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece önceki gerekçelerle verilen direnme kararını davalı-karşı davacı (kadın) vekili temyiz etmektedir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı-karşı davacı kadının fiili ayrılık sırasında barışma girişiminde bulunmasının af niteliğinde olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davalı-karşı davacı kadının boşanma davasının kabulünün gerekli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda uyuşmazlığın esasının görüşülmesinden önce, yerel mahkemece direnmeye konu 25.09.2013 tarihli kısa kararın 2/b bendinde “Yaşanan olaylarda davalı-davacı kusurlu kabul edildiğinden boşanmanın eki niteliğindeki 150000 TL manevi tazminat talebinin reddine” şeklinde hüküm kurulmuş iken gerekçeli kararın 2/b bendinde “Davalı-davacı tarafın sübut bulmayan boşanmanın eki niteliğindeki 150.000 TL manevi tazminat talebinin reddine.” şeklinde hüküm kurulmasının kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki oluşturup oluşturmayacağı hususu ön sorun olarak ele alınmıştır.
Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre karar, tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri kapsar. Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.
Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hâl yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hükmün hedefine ulaşmasını engeller, kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
Diğer taraftan Kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kısa ve gerekçeli kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz ve uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir.
Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.
Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa’nın 141/3. maddesi ve ona koşut bir düzenleme içeren Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesi, işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.
Öte yandan mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukuki ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle ve kısa karar ile gerekçeli karar arasında tereddüte yol açacak çelişkiler taşımaması ile mümkündür.
Önemle vurgulanmalıdır ki, direnme kararlarının hukuksal niteliklerinin doğal sonucu ve gereği olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yapacağı inceleme ve değerlendirme sırasında gözeteceği temel unsurlardan birini, bozmaya karşı tarafların beyanlarının tespiti ile uyulup uyulmama konusunda verilen ara kararları ile sonuçta hüküm fıkrasını içeren kısa ve gerekçeli kararların birbiriyle tam uyumu ve buna bağlı olarak da kararın ortaya konulan sonucuna uygun gerekçesi oluşturmaktadır. Bunlardan birisinde ortaya çıkacak farklılık ya da aksama çelişki doğuracaktır ki bunun açıkça usul ve yasaya aykırılık teşkil edeceği kuşkusuzdur.
Başka bir ifadeyle mahkemece düzenlenecek kısa ve gerekçeli kararlara ilişkin hüküm fıkralarında, Özel Daire bozma kararına hangi açılardan uyulup hangi açılardan uyulmadığının hüküm fıkrasını oluşturacak kalemler yönünden tek tek ve anlaşılır biçimde kaleme alınması, varsa hükmedilen miktarların doğru ve çelişki oluşturmayacak biçimde ortaya konulması; kararın gerekçe bölümünde de bunların nedenlerinin ne olduğu ve bozmanın niçin yerinde bulunmadığı ve dolayısıyla mahkemenin bozulan önceki kararının hangi yönleriyle hukuka uygun olduğunun açıklanması, kararın yargısal denetimi açısından aranan ön koşullardır.
Nihayet direnme kararları, yapıları gereği, yasanın hukuka uygunluk denetimi yapmakla görevli kıldığı bir Yargıtay dairesinin bu denetimi sonucunda hukuka aykırı bularak, gerekçesini açıklamak suretiyle bozduğu bir yerel mahkeme kararının aslında hukuka uygun bulunduğuna, dolayısıyla bozmanın yerinde olmadığına ilişkin iddiaları içerdiklerinden, o iddiayı yasal ve mantıksal gerekçeleriyle birlikte ortaya koymak zorunda olduğu gibi direnilen ve uyulan kısımları da kalem kalem net ve birbirine uygun bir biçimde içermelidir.
Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.03.2015 gün ve 2008/15-278 E., 2008/254 K.; 25.02.2015 gün ve 2013/13-1600 E., 2015/881 K.; 04.03.2015 gün ve 2014/4-1037 E., 2015/887 K. sayılı kararlarında da uygulanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; yerel mahkemece direnmeye konu 25.09.2013 tarihli kısa kararın 2/b bendinde “Yaşanan olaylarda davalı-davacı kusurlu kabul edildiğinden boşanmanın eki niteliğindeki 150000 TL manevi tazminat talebinin reddine” şeklinde davalı karşı davacı kadının kusurlu olduğundan bahsetmek suretiyle hüküm kurulmuş iken, gerekçeli kararın 2/b bendinde “Davalı-davacı tarafın sübut bulmayan boşanmanın eki niteliğindeki 150.000 TL manevi tazminat talebinin reddine.” denilmek suretiyle bu kez kusur belirlemesinden söz edilmeksizin manevi tazminat istemin sübut bulmadığı gerekçe gösterilerek kısa karar ve gerekçeli karar arasında çelişki yaratılmıştır.
Şu durumda mahkemece yapılacak iş yukarıda belirtilen ilke ve açıklamalar ışığında dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmasıdır.
Bu itibarla, yerel mahkemece usulüne uygun direnme hükmü kurulması için, işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin kararın usulden bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Davalı-karşı davacı (kadın) vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle usulden BOZULMASINA, bozma nedenine göre bu aşamada sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.03.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

image43

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Boşanma Davası – Maddi Manevi Tazminat

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 14.02.2018 Esas: 2017 / 1576 Karar: 2018 / 207

Boşanma Davası – Maddi Manevi Tazminat

Özet:

Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur derecelerine paranın alım gücüne , ihlal edilen mevcut ve beklenen menfaatlerin kapsamına nazaran davacı kadın yararına hükmolunan maddi tazminat çoktur. Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanununun 50. ve devamı maddeleri hükmü nazara alınarak daha uygun miktarda maddi tazminat (TMK.md.174/1) takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 4. Aile Mahkemesi’nce “davanın kabulüne” dair verilen 26.04.2013 gün ve 2012/916 E., 2013/574 K. sayılı karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.03.2014 gün ve 2013/16320 E. 2014/6829 K. sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı kocanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur derecelerine paranın alım gücüne , ihlal edilen mevcut ve beklenen menfaatlerin kapsamına nazaran davacı kadın yararına hükmolunan maddi tazminat çoktur. Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanununun 50. ve devamı maddeleri hükmü nazara alınarak daha uygun miktarda maddi tazminat (TMK.md.174/1) takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir…”
gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı vekili davalının 2010 yılında müvekkili aleyhine açtığı boşanma davasında mahkemenin, davalının başka bir kadınla arkadaşlık kurduğu, bu arkadaşlığın normal arkadaşlık sınırlarını aştığı, evlilik birliğinin kendisine yüklediği görevleri ihmal ettiği, bu suretle tam kusurlu olduğu gerekçesiyle ret kararı verdiğini ve bu kararın kesinleştiğini, tarafların o davadan sonra bir araya gelmediğini, artık müvekkilinin de evlilik birliğinin sürmeyeceğine kanaat getirdiğini belirterek boşanma kararı verilmesini, müvekkili lehine 75.000,-TL maddi tazminata, 75.000,-TL manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili davacı kadının kötü niyetli ve zenginleşme peşinde olduğunu, davacının evlilik içinde olduğu gibi dava açıldıktan sonraki süreçte de sadece kendi konforunu düşündüğünü, davacının akşamları çok lüks mekanlara giderek vakit geçirdiğini, evliliğin halen devam ettiğini, dolayısıyla davacının da TMK’nın 185. maddesindeki yükümlülüklerinin devam ettiğini, müvekkiline atfedilen ve sadakatsizlik olarak ifade edilen olayın iş yaşamı gereği çıkmakla zorunlu olduğu bir iş yemeği ile sınırlı olduğunu belirterek boşanma talebinin kabulüne, istenen tazminat taleplerinin haksız ve fahiş olması sebebiyle reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece erkeğin eşini aldattığı, bu kusurun yargı kararı ile kesinleştiği, kadının ise bu dosyada dinlenen tanık beyanlarına göre alkollü olarak eve geç gelmesi ve kocasını küçümsemesi nedeniyle kusurlu olduğu, ancak kusurun ağırlığının davalı erkekte olduğu belirtilerek davacı kadının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş, davacı kadın yararına 40.000,-TL maddi tazminat ile 20.000,-TL manevi tazminata hükmedilmiştir.
Karar, davalı erkek vekili tarafından kusur belirlemesi ve tazminatlar yönünden temyiz edilmekle Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle maddi tazminat miktarına ilişkin olarak bozulmuştur.
Yerel mahkemece bir ilaç firmasında mümessil olarak çalışan davalının sadakat yükümlülüğüne aykırı hareket etmiş olması nedeniyle ağır kusurlu olduğu; eşlerin sosyal statüsü, evlilikte geçen süre, davalının kusurunun ağırlığı, kadının boşanmakla evlilik birliğinin sağladığı haklardan yoksun kalacak olması ve hakkaniyet ilkeleri göz önüne alındığında, takdir ve tayin edilen 40.000,-TL maddi tazminatın yerinde olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacı (kadın) lehine TMK’nın 174/1. maddesi uyarınca hükmedilen 40.000 TL maddi tazminatın çok olup olmadığı noktasındadır.
Görüldüğü üzere, boşanmaya neden olan olaylarda davalı erkeğin ağır kusurlu olduğu, davacı kadının ise az kusurlu olduğu yönündeki yerel mahkemenin kabulü onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
Uyuşmazlık konusu olan ve boşanmanın feri sonuçlarından biri olan maddi tazminat 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nın 174/1. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan hüküm, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini…” düzenlemiştir. Bu hüküm gereğince, maddi tazminata hükmedilebilmesi için temel koşul, tazminat isteyen tarafın boşanmada kusursuz veya daha az kusurlu olması ve boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatlerinin zedelenmiş bulunmasıdır.
Hukuka aykırı ve kusurlu bir davranış sonucu hakkı ihlal edilenin zararının giderilmesi, menfaatinin denkleştirilmesi hukukun temel ilkesidir. Ancak, TMK’nın 174/1. maddesi, genel tazminat esaslarından ayrılmış ve kendisine özgü kural getirmiştir.
Haksız fiil tazminatının temel unsuru olan “gerçek zararın belirlenmesi” koşulu, aile hukukunda, borçlar hukukundaki düzenlemeden farklıdır. Eşler arasındaki ilişkinin özelliği itibarıyla burada gerçek zararı tam olarak belirlemek her zaman mümkün olmamaktadır.
Bu özelliği nedeniyle, Kanun, menfaati zedelenene, uygun bir tazminat verileceğini açıklamıştır. Hâkim tazminat miktarını takdir ederken kusurun ağırlığını, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, evlenme şanslarını, ortalama yaşam sürelerini, yaşam seviyelerini ve geçim koşullarını göz önünde tutarak makul ve herkesçe kabul edilebilir bir miktar belirlemelidir.
Kanun mevcut veya beklenen menfaatin neler olduğunu göstermemiştir. Mevcut menfaatin belirlenmesinde ölçü, genel olarak evlilik birliğinin eşlere sağladığı yararlardır. Beklenen menfaatler de evliğin devamı hâlinde eşlerden birinin diğerine gelecekte sağlaması muhtemel olan çıkarlardır. Bu bağlamda şunu ifade etmek gerekir ki boşanmakla bir eş, en azından, diğer eşin desteğini kaybedecektir. Boşanan eş, kurulu bir evlilik düzeni içinde sağlayabileceği her ekonomik yarardan yoksun kalarak yeni bir düzen kurması zorunda kalmaktadır. İlişkinin niteliği itibariyle ekonomik yararlar da değişeceğinden, mevcut ve beklenen menfaatler itibariyle zararı belirlemek güç olsa da hakkaniyet eksenli olarak hâkime fikir de verecektir.
Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, Yargıtay uygulamasında mal rejimi, eşya veya ziynet alacağına ilişkin talepler, yine işten ayrılma sebebiyle tazminat, kira, eşe verilen borcun geri ödenmesi, düğün, doğum, nikah gideri gibi istemler TMK’nın 174 maddesinin birinci fıkrası kapsamında oluşan zarar kavramı içinde sayılmamaktadır.
Bu nedenledir ki, hâkim tazminat isteyen taraftan gerekli açıklamaları aldıktan sonra, koşulları varsa TMK’nın 174. maddesinin birinci fıkrası gereğince oluşacak zararı yukarıda belirten ölçütleri de dikkate alarak takdir edecektir. Somut olayda; tarafların 28.04.2007 tarihinde evlendiği ve ilk boşanma davasının eldeki dosya davalısı erkek tarafından 2010 yılında açıldığı, o tarihten beri ayrı yaşadıkları, dosyada bulunan sosyal ve ekonomik durum araştırma raporlarına göre; davacı kadının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Tanıtım Bölümü Bölgeler ve Rehberlik İletişim Müdürü olarak görev yaptığı, 2012 yılı Ekim ayı itibariyle net 5431.18 TL maaş aldığı, davalının ise ilaç mümessili olduğu, aylık 3.640,-TL brüt maaş aldığı, işyeri uygulamasına göre çalışanın hedeflerine ulaşması hâlinde 20.000,-TL yıllık brüt prim ödendiği anlaşılmaktadır.
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde dosya kapsamına, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre, davacı kadın yararına hükmedilen maddi tazminat miktarı çok olup, mahkemece TMK’nın 4. maddesi ve Türk Borçlar Kanunu’nun 50. ve devamı maddeleri dikkate alınarak daha uygun bir tazminata hükmedilmesi gerekir.
Açıklanan nedenlerle Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru olmamıştır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 14.02.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

image44

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Fiili Ayrılık Sebebiyle Boşanma Davası

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 28.02.2018 Esas: 2017 / 2648 Karar: 2018 / 3070

Fiili Ayrılık Sebebiyle Boşanma Davası

Özet:

Asıl dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 166/son maddesinde yer alan “fiili ayrılık” sebebine, birleşen dava ise aynı Kanunun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin sarsılması” sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı birleşen davalı (erkek) vekili, ret ile sonuçlanan boşanma davasının kararının kesinleşmesinden sonra tarafların bir araya gelmediklerini, bu sürenin 3 yılı geçtiğini belirterek TMK’nın 166/son maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki karşılıklı “boşanma” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda Kadıköy 1. Aile Mahkemesince her iki boşanma davasının kabulüne dair verilen 29.03.2012 gün ve 2011/652 E., 2012/281 K. sayılı kararı davacı birleşen davalı vekili erkek tarafından temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 04.06.2013 gün ve 2012/14164 E., 2013/15407 K. sayılı kararı ile:

(…Davacı-davalı koca, birleştirilen dava yönünden verdiği 24.01.2012 tarihli delil listesinde bildirdiği tanıklarını dinletmekten açıkça vazgeçmemiştir. Davacı-davalı kocanın tanıklarının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 243. ve devamı maddelerinde gösterilen usul çerçevesinde dinlenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl dava 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 166/son maddesinde yer alan “fiili ayrılık” sebebine, birleşen dava ise aynı Kanunun 166/1. maddesinde yer alan “evlilik birliğinin sarsılması” sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir.

Davacı birleşen davalı (erkek) vekili, ret ile sonuçlanan boşanma davasının kararının kesinleşmesinden sonra tarafların bir araya gelmediklerini, bu sürenin 3 yılı geçtiğini belirterek TMK’nın 166/son maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı birleşen davacı (kadın) vekili, davacıdan kaynaklanan nedenlerle taraflar arasında şiddetli geçimsizlik bulunduğunu belirterek TMK’nın 166/1. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.

Davacı birleşen davalı (erkek) vekili ile davalı birleşen davacı (kadın) vekili ayrı ayrı davaların reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

Yerel mahkemece ret ile sonuçlanan boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren tarafların bir araya gelmedikleri, kesinleşen mahkeme kararına göre davacı birleşen davalının kusurlu olduğunun kesinleştiği, erkeğin kadını küçümsediği, onun kişilik haklarını ihlal ettiği ve böylece evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı gerekçesiyle her iki tarafça açılan davanın kabulüne, davalı birleşen davacı (kadın) yararına 20.000,-TL maddi, 20.000,-TL manevi tazminat ile 600,-TL tedbir ve yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir.

Davacı birleşen davalı erkek vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur.

Yerel mahkemece tanık dinlenmesinin davacı açısından sonuca etkili olmayacağı ayrıca davacının dinlenmesini istedikleri tanıkların hangi konuda tanıklık yapacağını açıklamadığı gibi üç yıllık ayrılık sürecine göre dava açan kişinin talebinin karşılandığı, kusur durumunun da kesinleşen önceki mahkeme kararına göre belirlendiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiş, direnme kararını davacı birleşen davalı (erkek) vekili temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca “…6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nın 297. maddesinde belirtildiği üzere, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümler, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Yukarıda yazıldığı şekilde, bozulan ilk karar ile direnme kararı arasında çelişki bulunduğundan yerel mahkemece usule uygun direnme hükmü kurulması için, işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin kararın usulden bozulması gerekmiştir…” şeklinde oy çokluğuyla bozma kararı verilmiştir.

Yerel Mahkemece Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozma kararına uyulmak suretiyle verilen direnme kararı davacı birleşen davalı erkek vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, birleştirilmesine karar verilen ve kadın tarafından şiddetli geçimsizlik nedeniyle açılan boşanma davasında erkek tarafından gösterilen tanıkların dinlenilmesinden vazgeçilmemiş olması da dikkate alınarak mahkemece bu tanıkların dinlenmemelerinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı; dolayısıyla temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

Bilindiği üzere direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozma kararından esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir.

Başka bir anlatımla, mahkemenin yeni bir delile dayanmak veya bozmadan esinlenmek suretiyle gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.
Somut olayda, mahkemece ilk kararda, daha önceden açılan dava ile davacı birleşen davalı erkeğin kusurlu olduğu hususunun kesinleştiği, davacı birleşen davalı erkeğin, davalı birleşen davacı kadını küçümsediği, onun kişilik haklarını ihlal ettiği ve böylece evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı, tarafların boşanma davasının reddinden sonra bir araya gelmedikleri belirtilerek taraflarca açılan davaların kabulüne karar verilmesine karşılık, 02.06.2016 tarihli direnme kararında tanık dinlenmesinin sonuca etkili olmayacağı, bu nedenle bozma kararının yerinde olmadığı belirtildikten sonra tarafların evliliklerinden sonra davacı birleşen davalının, davalı birleşen davacıya gerekli ilgiyi sevgiyi ve şefkati göstermediği, Adli Tıp Kurumunun verdiği rapora göre ruhsal ve organik bakımdan bir rahatsızlığı olmadığı hâlde onunla cinsel ilişkiye girmediği ve böylece yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmak suretiyle erkeğin tam kusurlu, kadının ise kusursuz olduğu açıklanmak suretiyle önceki kararda direnilmiştir.

Şu hâle göre, mahkemenin direnme olarak adlandırdığı temyize konu kararın usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; ilk kararda tartışılıp, değerlendirilmemiş yeni bir gerekçeye dayalı, yeni hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.

Hâl böyle olunca, kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi Hukuk Genel Kuruluna değil, Özel Daireye aittir.

Bu nedenle yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ: Yukarıda gösterilen nedenlerle davalı birleşen davacı vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE 28.02.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.

image45

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Torunla Dede Arasında Kişisel İlişki Kurulması – Velayetin Kaldırılması

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 09.05.2018 Esas: 2018 / 359 Karar: 2018 / 1053

Torunla Dede Arasında Kişisel İlişki Kurulması – Velayetin Kaldırılması

Özet:

Asıl dava, torunla dede arasında kişisel ilişki kurulması, birleşen dava ise velayetin kaldırılması istemine ilişkindir. Çocuğun anne-baba ve kardeşi ile birlikte büyümesinin, hem onun fiziksel ve ruhsal gelişimi; hem de analık babalık duygularının tatmini yönünden en faydalı çözüm olacağı tabiidir. Kaldı ki, babanın çocuğa yönelik cinsel taciz iddiasının, davanın devamı sırasında ileri sürüldüğü ve ispatlanamadığı; çocuğun ailesi ile birlikte yaşaması halinde, mevcut veya muhtemel başkaca bir tehlikenin de bulunmadığı ve aslolanın küçüğün anne babanın velayeti altında bırakılması olduğundan mahkemenin, velayetin anne babadan kaldırılmasına karar vermesi usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasında birleştirilerek görülen “torunla kişisel ilişki kurulması ve velayetin kaldırılması” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ilgın Asliye Hukuk Mahkemesince (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) “her iki davanın kabulüne” dair verilen 31.05.2011 gün ve 2009/507 E., 2011/187 K. sayılı karar, davalılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 7.06.2012 gün ve 2011/19851 E., 2012/15504 K. sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalıların kişisel ilişki düzenlenmesi davasına yönelik temyiz itirazları yersizdir.
2-Davalıların velayetin kaldırılması davasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;
Toplanan delillerden …’un davacı dede yanında eğitimine devam amacıyla bir süre kaldığı, dedenin çocuğu anne-baba ile görüştürmemesi üzerine, babanın bir kaç kez yasal yollara başvurmak suretiyle çocuğunu teslim aldığı ve küçüğün halen anne-baba yanında yaşadığı, bizzat çocuğun mahkeme huzurundaki beyanından, çocuğun anne babası ile kalmaya alıştığı ve bu duruma uyum sağladığı anlaşılmaktadır. Çocuğun anne-baba ve kardeşi ile birlikte büyümesinin, hem onun fiziksel ve ruhsal gelişimi; hem de analık babalık duygularının tatmini yönünden en faydalı çözüm olacağı tabiidir. Kaldı ki, babanın çocuğa yönelik cinsel taciz iddiasının, davanın devamı sırasında ileri sürüldüğü ve ispatlanamadığı; çocuğun ailesi ile birlikte yaşaması halinde, mevcut veya muhtemel başkaca bir tehlikenin de bulunmadığı ve aslolanın küçüğün anne babanın velayeti altında bırakılması olduğundan mahkemenin, velayetin anne babadan kaldırılmasına karar vermesi usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir…”
gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava, torunla dede arasında kişisel ilişki kurulması, birleşen dava ise velayetin kaldırılması istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin oğlu olan Mevlüt’ün alkol kullandığını, işsiz olduğunu, 1999 yılında oğlunun eşinden boşanacağını söyleyerek birlikte kaldıkları evden ayrıldığını, davalı annenin ise, ilk doğduğunda çocuğu istasyona terk ettiğini, müvekkilinin çocuğu elleri donmuş ve şişmiş vaziyette bulup o tarihten beri yanına alıp büyüttüğünü, on yıl sonra davalıların velayet hakkına dayanarak çocuğu müvekkilinin elinden aldıklarını, davalıların çocuklarını hiç sevmediğini, çocukla görüşmediklerini ileri sürerek asıl davada müvekkili ile torunu arasında kişisel ilişki kurulmasını, birleşen davada ise velayetin kaldırılmasını talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, davacı ile müvekkilleri arasında husumet olduğunu, davacının çocuğu sürekli kaçırdığını, savcılık kanalı ile çocuğun teslim alındığını, davacının müvekkillerine iftira attığını belirterek asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.
Mahkemece küçük …’un bir yaşından itibaren on yıla yakın bir süre davacı ile yaşadığı, tüm ihtiyaç bakım ve giderleri ile davacının ilgilendiği, küçüğün davacının şefkatine alıştığı gerekçesiyle küçük ile davacı dedesi Necati arasında kişisel ilişki tesisi isteminin kabulüne, davacıyla yaşayan küçük Elem Melike’nin bu süreç içerisinde davalı baba ile ara sıra görüştüğü, annesi ile görüşmediği, davalı …’ün aldırılan bilirkişi raporunda psikopatik davranışlar sergilediği belirtildiğinden küçüğün bakım ve geçimi ile yeteri kadar ilgilenemeyeceği, anne Yasemin’in de baba Mevlüt ile birlikte yaşıyor oluşu dikkate alınarak küçüğün psikososyal gelişiminin daha sağlıklı olabilmesi için anne ve baba üzerinde bulunan velayet hakkının TMK’nın 348. maddesi gereği kaldırılmasına, küçüğe vasi atanması için Ilgın Sulh Hukuk Mahkemesine ihbarda bulunulmasına karar verilmiştir.
Karar, davalılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçelerle ve oy çokluğuyla bozulmuştur.
Mahkemece müşterek çocuğun hâlen dedesinin yanında kaldığı, küçüğün duruşmada dinlendiği ve gözlemlendiği, ayrıca küçükten velayete ilişkin düşüncelerini yazmasının istendiği, duruşmada ve kendi el yazısında dedesiyle kalmak istediğini, onlarla daha mutlu olduğunu beyan ettiği, küçüğün annesi ve erkek kardeşi ile ilişkilerinin gelişmesi amacıyla İbrahim Kala eşliğinde görüşmesi için celsenin ertelendiği, dava süresindeki bu görüşmede küçüğün erkek kardeşi ile bir sefer görüştüğü, annesi ile görüşmek istemediğinin öğrenildiği, mahkeme huzurunda da annesinin küçüğe sarılarak hasret gidermesi istenildiğinde küçüğün öpme nedeniyle çok rahatsız olduğunun gözlemlendiği, küçüğün hâlen dedesi ile yaşadığı, Ilgın’da okula devam ettiği, giyim kuşam ve bakımının iyi olduğu belirtilerek velayetin kaldırılması talebinin kabulüne yönelik olarak direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalılar vekilince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda velayetin kaldırılması için gerekli koşulların oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce velayetin kaldırılması istemine konu 20.09.1999 doğumlu çocuk …’un inceleme tarihi itibariyle ergin (reşit) olduğu anlaşılmakla, davanın konusuz kalıp kalmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.
İlke olarak her dava, açıldığı tarihteki fiili ve hukuki sebeplere göre hükme bağlanır. Ne var ki, dava açıldıktan sonra meydana gelen bir olay nedeniyle dava konusunun ortadan kalkması, eş söyleyişle tarafların, davanın esası hakkında karar verilmesinde hukuki yararının kalmaması hâlinde bu olayın hükümde göz önüne alınması ve böyle bir durumda mahkemenin, davanın konusuz kalması sebebiyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermesi gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır.
Somut olaya gelince, küçük …’un 20.09.1999 tarihinde doğduğu, direnme kararının temyiz incelemesinin yapıldığı 09.05.2018 tarihinde 18 yaşını doldurduğu dosyada bulunan nüfus kayıt örneğinden açıkça anlaşılmaktadır.
Dava açıldıktan sonra ortaya çıkan bir olgu nedeniyle artık dava konusu edilen talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesine gerek ya da neden kalmıyorsa, burada davanın konusuz kalmasından söz edilebilir.
Görülmekte olan davada, …’un ergin olması nedeniyle velayet kendiliğinden sona erdiği için yerel mahkemece bu durum gözetilerek velayet talebinin konusuz kalması nedeni ile esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmelidir
O hâlde yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının davalılara geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

image46

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Velayetin Değiştirilmesi – İştirak Nafakasının Kaldırılması

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 09.05.2018 Esas: 2017 / 1899 Karar: 2018 / 1052

Velayetin Değiştirilmesi – İştirak Nafakasının Kaldırılması

Özet:

Asıl dava, velayetin değiştirilmesi ve çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmesi, birleşen dava ise çocuk yararına davalı anneye ödenen iştirak nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir. Mahkemece velayetin değiştirilmesi davasının kabulüne karar verilerek çocuk için dava tarihinden itibaren davacı baba yararına iştirak nafakasına hükmedilmiş ise de, açıklandığı üzere velayetin değiştirilmesi davalarında kararın kesinleşmesinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmelidir. Velayet kendisine bırakılmamış olan eşin fiilen çocuğa bakması durumunda nafakaya hükmedileceğine ilişkin bir düzenleme de mevcut olmadığına göre dava tarihinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasında birleştirilerek görülen “velayetin değiştirilmesi ve nafaka ile iştirak nafakasının kaldırılması” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 10. Aile Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 04.03.2014 gün ve 2013/502 E., 2014/165 K. sayılı karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.10.2014 gün ve 2014/12827 E., 2014/19070 K. sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Tarafların müşterek çocuğu Yankı’nın velayeti davalı anneden alınıp, davacı babaya verildiği halde, davalı anne ile müşterek çocuk 04.07.2000 doğumlu Yankı arasında kişisel ilişki düzenlenmesi gerekirken (TMK. md. 323), bu hususun nazara alınmaması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
3-Velayetin değiştirilmesine ilişkin kararlar kesinleşmedikçe infaz edilemez. Bu nedenle iştirak nafakasına, velayetin değiştirilmesi kararının kesinleşmesi tarihinden itibaren hükmedilmesi gerekirken; dava tarihinden itibaren hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…”
gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma kararının 3. bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava, velayetin değiştirilmesi ve çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmesi, birleşen dava ise çocuk yararına davalı anneye ödenen iştirak nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir.
Davacı vekili, asıl davada tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını ve müşterek çocuğun velayetinin davalı anneye verildiğini, ancak çocuğun davacı baba ile yaşamak istediğini söylediğini, davalı anne ile iletişim kuramadığını ve mutsuz olduğunu ileri sürerek velayet hakkının anneden alınıp babaya verilmesine, çocuk için dava tarihinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmesine, birleşen davada ise müşterek çocuğun 16.06.2013 tarihinden davacı baba yanında yaşaması sebebiyle dava tarihinden itibaren davalıya ödenen iştirak nafakasının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, velayetin değiştirilmesi için gerekli koşulların oluşmadığını, çocukla doğduğundan beri müvekkilinin ilgilendiğini, on üç yaşındaki bir çocuğun babasıyla sürekli yaşama kararını alabilecek durumda olmadığını, çocuğun üstün yararının gözetilmesi gerektiğini, istenen nafaka miktarının fahiş olduğunu, çocuğun İzmir’de gittiği okul taksitlerinin ödemesi devam ettiği için ödenmeyen nafakalar için takibe geçmek zorunda olduğunu belirterek asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, müşterek çocuğun 16.06.2013 tarihinden itibaren davacı baba ile birlikte yaşamaya başladığı, uzmanlara babası ile birlikte yaşamaktan çok mutlu olduğunu ve velayetinin değiştirilerek babasına verilmesini istediğini beyan ettiği ayrıca annesine karşı tepkili olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile müşterek çocuk Yankı’nın davalı annede olan velayetinin değiştirilerek davacı babaya verilmesine, dava tarihi olan 05.07.2013 tarihinden geçerli olmak ve kararın kesinleştiği tarihten sonra da devam etmek üzere davacı baba yararına ayda 250,00 TL iştirak nafakası takdirine, birleşen davada ise müşterek çocuk Yankı için anneye ödenen iştirak nafakasının birleşen dava tarihi olan 30.09.2013 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına karar verilmiştir.
Davalı anne vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında gösterilen gerekçelerle bozulmuştur.
Mahkemece, müşterek çocuğun dava tarihinden beri babasının yanında kalması sebebiyle TMK’nın 329/1. ve 332/1. maddeleri gereğince dava tarihinden itibaren nafakaya hükmedilmesi gerektiği belirtilerek bozma kararının 3. bendi yönünden direnme kararı verilmiş, 2.bent yönünden ise bozma kararına uyulmuştur.
Direnme kararı davalı anne vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; velayeti anneden alınıp davacı babaya verilen müşterek çocuk yararına iştirak nafakasına dava tarihinden mi, yoksa velayetin değiştirilmesine konu kararın kesinleşme tarihinden itibaren mi hükmedilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle “velayet” ile ilgili düzenlemelerin incelenmesinde yarar görülmektedir.
Türk Medeni Kanunu (TMK) uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir.
Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklarına bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir.
Bu noktada; çocuğun, eğitim ile istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlâk sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunan ana ve babanın, sayılan tüm bu unsurlar yönünden çocuğa örnek teşkil etmeleri, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine ilişkin tüm önlemleri almaları gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır.
Bilindiği üzere ergin olmayan çocuk ana babasının velayeti altındadır (TMK m.335). Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 336. maddesi uyarınca, ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmiş ise hâkim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet ana babadan birinin ölümü hâlinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir.
Belirtmek gerekir ki; velayete ilişkin kararlar kesin hüküm oluşturmaz. TMK’nın 183. maddesinde de “Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, resen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alır” şeklindeki düzenlemeye göre değişen koşullara göre velayetin değiştirilmesi mümkündür.
Yine, TMK’nın 349. maddesinde; “Velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velayetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velayet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velayet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir.” hükmü yer aldığı gibi, TMK’nın 351. maddesinin birinci fıkrasında da; durumun değişmesi hâlinde çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin yeni koşullara uydurulması gerektiği düzenlemesi mevcuttur.
O hâlde, koşulların değişmesi (TMK m.183, 349, 351/1) veya velayetin değiştirilmesini gerektiren haklı bir sebebin bulunması hâlinde mahkemece velayetin değiştirilmesine karar verilebilir.
TMK’nun 335 ila 351. maddeleri arasında düzenlenen “velayet”e ilişkin hükümler kural olarak, kamu düzenine ilişkindir ve velayete ilişkin davalarda resen (kendiliğinden) araştırma ilkesi uygulandığından hâkim, tarafların isteği ile bağlı değildir. Velayetin değiştirilmesine yönelik istem incelenirken, ebeveynlerin istek ve tercihlerinden ziyade çocuğun üstün yararı göz önünde tutulur.
Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 14.06.2017 gün ve 2017/2-1887 E., 2017/1196 K. sayılı kararında da velayetin düzenlenmesinin kamu düzenine ilişkin olduğu, usulü kazanılmış hak ilkesinin istisnasını oluşturduğu benimsenerek aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.
Velayetin değiştirilmesi sonucu çocuğun kişiliğinin ve mallarının korunması, yine çocuğun temsili konusunda Kanunun ana ve babaya yüklediği görevler ve haklar kendisine velayet verilen ana ya da babaya geçmektedir. Bu bağlamda TMK’nın 182/2. maddesinde yer alan ”Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlâk bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır.” hükmü gereğince velayet kendisine tevdi edilmeyen taraf, ekonomik imkânları ölçüsünde müşterek çocuğunun giderlerine katılmakla yükümlüdür.
Diğer taraftan iştirak nafakası talep edebilmek için velayet hakkına sahip olmak gerekmektedir. Mahkemece verilen velayetin değiştirilmesi kararı da ancak kararın kesinleşmesiyle geçerlilik kazanacağından, iştirak nafakasının başlangıç tarihinin de velayetin değiştirilmesi kararının kesinleşme tarihi olması gerekmektedir.
Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; davacı baba 05.07.2013 tarihinde müşterek çocuğun velayetinin değiştirilerek kendisine verilmesi için dava açmış, bu davada çocuk için iştirak nafakasına da hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece velayetin değiştirilmesi davasının kabulüne karar verilerek çocuk için dava tarihinden itibaren davacı baba yararına iştirak nafakasına hükmedilmiş ise de, açıklandığı üzere velayetin değiştirilmesi davalarında kararın kesinleşmesinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmelidir. Velayet kendisine bırakılmamış olan eşin fiilen çocuğa bakması durumunda nafakaya hükmedileceğine ilişkin bir düzenleme de mevcut olmadığına göre dava tarihinden itibaren iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir.
O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen sebeplerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

image47

Beylikdüzü Boşanma Avukatı

Ziynet Eşyaları – Takı – Altın – Aynen İade – Tahsil – Yemin Beyanı

 

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Tarih: 21.03.2018 Esas: 2017 / 1002 Karar: 2018 / 494

Ziynet Eşyaları – Takı – Altın – Aynen İade – Tahsil – Yemin Beyanı

Özet:

Dava, eşler arasında ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davalının yemin beyanında; altınların bir kısmının bozdurulduğunu kabul ettiğine göre, banka kayıtları incelenerek, altınların bir müddet saklandığı banka hesabının sadece davalı adına mı, yoksa müşterek hesapta mı bulunup bulunmadığı, bu hesaptan altınların kimin tarafından çekildiği tespit edilip, çekilip bozdurulan bu altınlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki “ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Nazilli 1. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.02.2013 gün ve 2012/675 E., 2013/126 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 25.02.2014 gün ve 2013/18497 E., 2014/2828 K. sayılı kararı ile:
“…Davacı vekili dilekçesinde, davalının müvekkili olan davacıya ait ve düğünde takılan ziynet eşyalarının alınıp bozdurulduğunu, bu ziynetlerin bir kısmının davalı adına bir banka hesabına yatırıldığını, bir kısmının ise davalı adına münübüs hattı alımında kullanıldığını beyan ederek, şimdilik 14.850 TL alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, verilen bu karar, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 10.07.2012 tarih ve 2012/5333 Esas, 2012/10423 Karar sayılı kararı ve “Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir. Davacı kadın dava konusu edilen ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla, bunların davalı tarafın zilyetlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Diğer taraftan, ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle, evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, ispat yükü altındadır. Olayda, taraflar 11.08.1991 tarihinde evlenmişlerdir. Davacı düğünde kendisine takılan dava konusu edilen ziynetlerin bir süre banka kiralık kasasında kaldıktan sonra iade edilme taahhüdü ile dolara çevrilmek üzere alındıktan sonra bozdurulup davalı adına bankaya yatırıldığını, bir kısmı ile de minibüs hattı alındığını iddia ederek talepte bulunmuş ise, bu iddiasını sunduğu deliller ve dinlettiği tanıklarının beyanı ile kanıtlayamamıştır. Bununla birlikte davacı, dava dilekçesinde ve delil listesinin 8. bendinde “ yasal ve takdiri her türlü delil” demek suretiyle yemin deliline de dayanmış olduğundan davacıya ziynetlerin elinden alındığı ve davalı tarafta kaldığı konusunda davalıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken…” gerekçesi ile bozularak mahkemesine iade edilmiştir.
Mahkemece, bozma kararına uyulması neticesinde, yapılan yargılama sırasında davacı tarafa “yemin” teklif etme hakkının bulunduğu hatırlatılmış, davacı tarafından davalıya yemin teklif edilmiş, davalı ise eda ettiği yemininde “dava konusu ziynet eşyalarının bir süre kiralık kasada saklandığını, her sene Türkiye’ye geldiklerinde ihtiyaçları olduğunda alıp bozdurarak harcadıklarını, kasadan bu ziynetleri tek başına almasının mümkün olmadığını, davacı ile birlikte aldıklarını ve harcadıklarını, münübüs hattının ziynetlerin parası ile alınmadığını, geri kalan altınlarını ise davacıda olduğunu, kendisinde kalan herhangi bir altının bulunmadığını” beyan etmiştir.
Mahkeme tarafından davalının bu yemini esas alınıp, davacının iddiasının ispat edemediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
6100 sayılı HMK.’nun 225 ve devamı maddelerinde belirtildiği üzere, yemin taraflardan birinin, bir vakıanın doğru olup olmadığı hakkında beyanda bulunmasıdır. Bir vakıanın doğru olup olmadığına yemin edilirse, artık o vakıa hakkında başka delil gösterilmesine gerek yoktur. O vakıanın doğru olup olmadığı davada kesin olarak ispat edilmiş olur. Bu anlamda, yemin delili kesin bir delildir. Somut olayda, davalı taraf kendisine teklif olunan yemini eda ederek, dava konusu ziynetlerin bir kısmının bozdurulduğunu kabul etmiştir.
Öyle ise mahkemece, davalının yemin beyanında; altınların bir kısmının bozdurulduğunu kabul ettiğine göre, banka kayıtları incelenerek, altınların bir müddet saklandığı banka hesabının sadece davalı adına mı, yoksa müşterek hesapta mı bulunup bulunmadığı, bu hesaptan altınların kimin tarafından çekildiği tespit edilip, çekilip bozdurulan bu altınlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, eşler arasında ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, taraflar arasında boşanma davası açıldığını, müvekkiline düğün sırasında takılan ziynet eşyalarının uzun süre bankada kaldığını, davalı kocanın bu şekilde bir kazanç elde edilmediğini söyleyerek dövize çevirmek ve geri vermek şartıyla ziynetleri ödünç olarak aldığı hâlde daha sonra bozdurup bir kısmı ile minibüs hattı satın aldığını, bir kısmını da dövize çevirip kendi adına bankaya yatırdığını, ziynet eşyalarını müvekkiline iade etmediğini ileri sürerek, davacı kadına ait olan ziynet eşyalarının aynen iadesine, bunun mümkün olmaması hâlinde ise bedeli olan 14.850,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, iddianın doğru olmadığını, evliliğin başından beri ziynet eşyalarının davacıda kaldığını, müvekkilinin uzun yıllardır yurt dışında çalıştığını, kendi birikiminin bulunduğunu, bunun bir kısmını banka mevduat hesabında değerlendirdiğini, minibüs hattının ise olmadığını,davacıdan hiç bir şekilde ziynet eşyası almadığını, takılan ziynet eşyalarının da dava dilekçesinde belirtilen miktarda olmadığı gibi talep edilen bedelin de fahiş olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ziynet eşyalarının kolay taşınabilir ve muhafaza edilebilir olma özelliği ile davacı kadında bulunduğu karinesinin aksinin kanıtlanamadığı, ayrıca taraflarla yurt dışında komşu olan davalı tanık beyanıyla da ziynet eşyalarının davacı kadında olduğu kanaatinin oluştuğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince; davacının ileri sürdüğü iddiasını sunduğu deliller ve dinlettiği tanık beyanlarıyla kanıtlayamadığı, bununla birlikte dava dilekçesinde ve delil listesinde “yasal ve takdiri her türlü delil” demek suretiyle yemin deliline de dayandığı, böyle olunca davacıya ziynet eşyalarının elinden alındığı ve davalı tarafta kaldığı konusunda yemin teklif hakkının hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Yerel mahkemece anılan bozma kararına uyulmuş, yemin teklif hakkı hatırlatılan davacının yemin teklifinde bulunması, davalı asilin de mahkemeye gelerek yemin etmesi üzerine, davalının usulüne uygun olarak eda ettiği yemin karşısında iddianın ve ziynetlerin davalıda kaldığı hususunun kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Mahkemece verilen bu ikinci karar da davacı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur.
Mahkemece, Yargıtay’ın öteden beri sapma göstermeyen içtihatlarına göre yeminin bölünemeyeceği, bu nedenle yemin beyanı altında söylenen sözlerin bir bütün olarak göz önünde bulundurulması gerektiği, bir davada taraflardan birinin diğerine yemin yöneltmesinin iddianın sonucunu yemin edecek kimsenin iradesine ve vicdanına bırakmak, buna rıza göstermek olduğu gibi gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yemine ilişkin hükümlerinde yemin altında söylenen sözlerin bölünmesine yer veren bir kuralın benimsenmediği gerekçesiyle önceki kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: davalının yemin beyanı altında söylediği sözlerin bölünüp bölünemeyeceği, varılacak sonuca göre Özel Daire bozma kararında belirtilen şekilde araştırma ve inceleme yapılarak, bankadan alınıp bozdurulan altınlar yönünden davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m.187/1).
Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 gün ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.
Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde düzenlendiği gibi usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, HMK’nın 190. maddesinde de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.
İspat için başvurulan araçları ifade eden deliller ise 6100 sayılı HMK’da senet, yemin, bilirkişi, keşif ve uzman görüşü olarak sıralanmıştır. Ancak sayılan bu deliller sınırlayıcı (tahdidi) olmayıp, kanunun belirli bir delille ispat zorunluluğu getirmediği hâllerde taraflar kanunda düzenlenmemiş diğer delillere de dayanabilirler. Delillerin değerlendirilmesinde ise hâkimin bağlılığı ve her bir delile bağlanan hukuki sonuçlar bakımından “kesin” ve “takdiri” deliller ayrımı esas alınarak incelenme yapılmaktadır. Kesin deliller hâkimin bağlı olduğu ve takdir yetkisine sahip olmadığı delillerdir. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki uyuşmazlık konusu olan “yemin delili” de kesin deliller içerisinde yer almakta olup, hâkimi bağlamaktadır (Kuru/Arslan/Yılmaz.: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2013, s. 406-413).
Yemin, taraflardan birinin davanın çözümünü ilgilendiren bir olayın doğru olup olmadığı konusunu, kanunda belirtilen usule uyarak, mahkeme önünde, kutsal sayılan değerlerle teyit eden ve kesin delil vasfı yüklenmiş sözlü açıklamalardır (03.03.2017 gün ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı YİBK).
Bir ispat vasıtası olan yeminin konusu HMK’nın 225. maddesine göre, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır. Görüleceği üzere yemin, tarafın kendisinden kaynaklanan (ondan sadır olan) vakıalar hakkında verilebilir.
Kanunda, bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılırken (HMK. m. 225/2), tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar, bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği hâller ve yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak vakıaların yemin konusu olamayacağı (HMK. m. 226) düzenlenmiştir.
Uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan taraf dahi yemin teklif edebilir.Yemin teklif olunan kimse, yemini edaya hazır olduğunu bildirdikten sonra, diğer taraf teklifinden vazgeçerek başka bir delile dayanamaz ve yeni bir delil de gösteremez (HMK. m. 227).
Kendisine yemin teklif edilen taraf yemini eda ettiği takdirde, yemin teklif eden kimsenin iddia ettiği vakıanın doğru olmadığı ispat edilmiş olur. Yani, yeminin eda edilmesi üzerine, artık ortada uyuşmazlık konusu olan vakıa kesin delille kanıtlanmış olacağından, karşı taraf o konuda yeni bir delil getiremez, hâkim de yeni araştırmada bulunamaz.Yemin, eda eden kişi ve mirasçıları lehine kesin delil teşkil eder.
Yukarıda ana hatlarıyla açıklanan tüm bu kurallar göstermektedir ki, yemini ispat yükü kendisine düşen taraf teklif edebilir (HGK’nın 30.10.1991 gün ve 1991/11-384 E., 1991/543 K.). Kendisine ispat yükü düşmeyen tarafın yemin teklif etmesinin hiçbir hukuki sonucu olmayacağı gibi iddia ve savunmasını yemin dışında ileri sürdüğü delillerle ispat eden tarafın yemin teklif etmesine de gerek yoktur.
Somut olayda, dava konusu ziynet eşyalarının varlığı yanında bunların davalı tarafından alındığı konusundaki ispat yükünün davacı kadına ait olduğu, davacının da iddiasını yemin dışında ileri sürdüğü delillerle ispat edemediği hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Uyuşmazlık, davacı tarafından teklif edilen yemini eda eden davalının, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yaparak yemini eda etmiş olması nedeniyle yemin altında söylediği sözlerin bölünüp bölünemeyeceğine ilişkindir.
Yemin ile iddianın sonucu, yemin edecek kimsenin iradesine ve vicdanına bırakılmış olur ve yemin altında söylenen sözler bölünemez. Gerçekten de yemin edecek olan kimse, ikrarda olduğu gibi, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yapacak tarzda yemin edebilir. Bu takdirde yemin yine bütün olarak ele alınmak gerekir (Üstündağ, S.: Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul 1977, C.I,s. 575).
Konu ile ilgili olarak Kuru da, yemin edenin, mahkemenin hazırladığı yeminli ifade metnini aynen tekrarlamak zorunda olmayıp, kendisine sorulan sorulara metin dışı bazı açıklamalar yapmak suretiyle cevap verebileceğini; bu halde mahkemenin, yemin edenin sözlerini bölmeden tüm olarak değerlendirmesi gerektiğini ifade etmektedir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C.III, s. 2530). Öğretide, yemin altında söylenen sözlerin bölünemeyeceği, yani yemin edilen husustaki ifadenin bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiği hususu Ejder Yılmaz tarafından da dile getirilmektedir (Yılmaz, E.: Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 2012, s.178).
Nitekim, öğretide olduğu gibi Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1964 gün ve 146/253 sayılı kararı ile 16.03.2012 gün ve 2011/3-861 E., 2012/158 K. sayılı kararlarında da yemin teklif etmenin iddianın sonucunu yemin edecek kişinin iradesine ve vicdanına bırakma, yani onun söyleyeceklerinin doğru olduğunu hâkimin kabul etmesine önceden rıza göstermek demek olduğu ve yemin altında söylenen sözlerin tüm olarak göz önünde bulundurulması gerektiği benimsenmiştir.
O hâlde somut olayda davalının yemin beyanında söylediği sözlerin de bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekir.
Davalı yemininde, davacıya takılan ziynetlerin bir süre banka kiralık kasasında saklandığını, kendisinin yurt dışında olduğunu, davacının da yanında bulunduğunu, Türkiye’ye geldiklerinde ziynet eşyalarının bir kısmını davacı ile birlikte kasadan alarak ihtiyaçları için harcadıklarını, kasadan tek başına ziynet alıp bozdurmasının mümkün olmadığını, geriye kalan ziynetlerin de davacıda bulunduğunu, kendisinde kalan ziynet eşyası olmadığını beyan etmiştir. Görüleceği üzere davalı kendisinde kalan herhangi bir ziynet eşyası olmadığına dair yemin etmiş olup, davalının bu beyanı içinde geçen ziynetlerin bir kısmını davacı ile birlikte alarak ihtiyaçları için harcadıklarına ilişkin cümlenin bu beyandan ayrılarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Davalının yemin beyanı bir bütün olarak değerlendirildiğinde davacıya ait ziynet eşyalarının davalı tarafından geri verilmek şartıyla ödünç olarak alındığı, ancak iade edilmeyerek davalıda kaldığı yönündeki davacı iddiasının kanıtlanamadığının kabulü gerekmiştir.
Görüşmeler sırasında, yemin metni dışına çıkılamayacağına dair kanuni bir düzenlemenin bulunmadığı, yemin metni dışına çıkılarak ilave edilen kısımlar bakımından ise yeminin bölünemeyeceği ilkesinin uygulanamayacağı, somut olayda davalının yemin metni dışına çıkarak banka kiralık kasasında bulunan ziynet eşyalarının bir kısmını Türkiye’ye geldiklerinde davacı ile birlikte alarak ihtiyaçları için harcadıklarını beyan ettiği, yemin içeriğindeki bu beyanların yeni vakıalara ilişkin ikrar mahiyetinde olduğu, bağlantısız bileşik ikrar niteliğindeki bu vakıalar nedeniyle mahkemece bozma kararında belirtildiği gibi altınların saklandığı banka kiralık kasasının sadece davalı adına mı, yoksa müşterek hesap mı olduğu ve altınların kim tarafından çekildiği hususlarının tespit edilerek, alınıp bozdurulan altınlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği, bu nedenle direnme kararının Özel Daire bozma kararındaki gerekçelerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin yukarıda açıklanan hususlara değinen direnme kararı yerindedir.
Usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.03.2018 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.